Oğuz Oyan
Kendi üzerine çöken siyasal rejim
Yayın Tarihi: 13.10.2026 , 00:04 Güncelleme Tarihi: 13.10.2026 , 00:05
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Çöküntü aslında toplum kesimlerinin büyük bölümünü ve ekonomik faaliyetlerin önemli bir bölümünü kapsıyor. Siyaset alanındaki çöküntü ise iktidar koalisyonunun temsil ettiği siyasal rejimle sınırlı kalmıyor, muhalefeti de içine alıyor.
Elbette bugünlerde su yüzüne çıkan borsa merkezli fon krizi, kapkaççılıkta gözlerini karartmış (ve gözleri doymaz) siyasetçi-bürokrat-sermaye çevrelerinin uzunca bir süredir tetikledikleri bir talan düzeneği. Ponzi türü bu dolandırıcılığın, sorumlu/yetkili siyasetçi ve bürokratların göz yumması altında böylesine pervasızca gerçekleştirilebilmesi, en tepelere sırtlarını dayayabildiklerinin de kanıtı niteliğinde. Nitekim, en sorumlu figürlerden 2022-2026 dönemi SPK başkanı Gönül (eski savunma bakanının oğlu), bağımsız denetim faaliyetlerini denetlemekle görevli bir kamu denetleme kurumunun -Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu- başkanı. (Barış Terkoğlu’nun dünkü Cumhuriyet’teki yazısı). Veya denetim kurullarının çoğunun tasfiyesi veya işlevsizleştirilmesi sonrasında elde kalan en yüksek denetleme kurulu olan Cumhurbaşkanı’na (CB’ye) bağlı Devlet Denetleme Kurulu’nun başkanı, denetlemekle yükümlü olduğu Borsa İstanbul (BİST) yönetim kurulunda kalmaya devam edebiliyor. Bizzat Erdoğan, Türkiye Varlık Fonu (TVF) yönetim kurulu başkanlığından çekilmek, BİST’i TVF bünyesinden çıkarmak gibi adımlar atmıyor, muhalefet de bunun üzerinden gündem yaratmak konusunda gayretkeş olmuyor.
Denetimsizlik, usulsüzlük, yolsuzluk örnekleri çok sayıda. Büyük kısmı da henüz ortaya dökülmemiş durumda. Bu, AKP’nin temsil ettiğini iddia ettiği “değerlerin” çöküşü anlamında. Ama henüz dip noktasında değiliz. Yolsuzlukların nerede duracağı da belirsiz. Muhalif partiler belediyelerine yönelik ve bir bölümü dayanaksız çıkan suçlamaların aksine merkezi yönetim üzerinden çalışan imar-ihale-özelleştirme yolsuzlukları o iddiaların yüzlerce katına çıkma potansiyeli taşıyor.
Önceki yazımda da belirtmiştim, AKP’nin 2011 seçimlerinden sonra istisnasız tüm devlet kurumlarını ele geçirme hamleleri, ardından “Allah’ın lütfu” olan 2016 darbe girişiminin önünü açtığı 2017 Anayasası ile girilen Başkancı rejim yoluyla, iyi-kötü çalışan tüm denge-fren-denetim düzenekleri havaya uçurulmuş ve sonuçta zıvanasından çıkmış bir siyasal rejime ulaşılmış bulunulmakta. CB’nin atama yetkisinde bulunan ve biat ilişkilerini pekiştirmek yanında rant aktarma düzeneğinin de parçası olan binlerce ballı maaşlı üst kademe yönetici kadrosuna erişebilme yarışı sürüyor; ama bir atamayla talepler bitmiyor, atananlar bir de çoklu maaş yani çoklu atama peşine düşüyor. Bazıları da ballı gelirlerini çoğaltmak için vatandaşı dolandıran fonlara teveccüh ediyor! Ama asıl büyük kaynaklar elbette talancı finansal sermaye üzerinden akıyor.
Şimdi de yüz binlerce fon yatırımcısından küçük bir azınlığa büyük servet transferlerinin yapıldığı tarihi bir fon dolandırıcılığının üzeri nasıl örtülür, nasıl üzerine gidiliyormuş gibi yapılıp aslında “oldu-bittiye” getirilir, sorumlu siyasiler ve bürokratlar nasıl dokunulmaz kılınır hesapları yapılmakta. Bunun için, dolandırıcılar ve bunlara göz yuman kamu yetkilileri yerine bu konuları haber yapan gazetecilerin veya eleştiren aydınların/siyasetçilerin hedef alınması, işin raconu gereğidir. Tıpkı 17-25 Aralık krizinde olduğu gibi. Ama artık mızrak çuvala, minare kılıfa sığamaz durumda; her şey herkesin gözü önünde oldu/oluyor, herkes bunun sistemden güç alan sistematik bir dolandırıcılık hikâyesi olduğunu biliyor. Dolayısıyla iktidara olduğu kadar siyasete ve devlet kurumlarına olan son güven kırıntıları da çökmekte. Bu bir siyasi çürüme ve toplumsal çöküş tablosudur. Siyaset alanı, iktidar kadroları bundan hasarsız kurtulamaz.
Halk kitlelerinin avutulma sınırları aşıldı
Üstelik bu arsız soygun düzeni, geniş kitlelerin büyük bir ekonomik/toplumsal bunalıma sürüklendiği bir döneme denk geldiği için ayrıca büyük bir infial konusu. Toplumun işçi, memur, küçük köylü ve küçük esnaf kesimleri ve bunların emeklileri büyük bir geçim sıkıntısına sokulmuşken, yüz milyonlarca veya milyarlarca lirayla Ponzi oyunu oynayan bir avuç (aslında binlerce) parazit toplumun tepesine çöreklenmiş durumda. Bu kadar büyük bir servet soygunu ve transferi, bugün eski çelişkileri katbekat aşan ve nefrete varan tepkiler doğuruyor. 85 kişilik listenin veya şirketleri de içeren 214 isimlik önceki geniş listenin açıklanmasına sıkı ambargo konulması, buna karşılık bu soyguna karışanların mallarına tedbir konulmaması veya zamanında konulmayarak onların tedbir almasına olanak tanınması işin iyice şirazesinden çıktığını gösteriyor.
Seçime az kala ortaya çıkan bu rezalet, muhtemel bir seçim ekonomisinin saçacağı kırıntılarla geçiştirilebilecek gibi değil. Dolayısıyla krizin siyasi boyutu ön planda. İktidar içini karıştırması da bu yüzden. Asgari ücrette, memur maaşlarında, emekli aylıklarında yapılacak birazcık önemli artışlar 2027’ye değil de 2028’e bırakılacak gözüküyor: Bütçe verileri de bize bunu söylüyor; 2026 Bütçe harcamaları içinde yüzde 25,9 paya sahip olan personel harcamaları, 2027 Bütçesinde yüzde 23,2’ye düşürülüyor. Personel ödenekleri, GSYH’ye oranla da yüzde 6’dan yüzde 5,7’ye geriletiliyor. Demek ki, 2027 pas geçilecek gibi duruyor. 2028 vadesi ise, yoksulluk ile açlık arasında gidip gelenlerin (hiç olmazsa geçici) teveccühünü kazanmak için hayli geç ve AKP seçmeni için dahi inandırıcılığı kalmamış bir tarih oluyor.
Küçük üretici ruhunu teslim etmek üzere
Bu arada bir önemli toplumsal/ekonomik kriz de tarımsal üreticiler kesiminde yaşanıyor. Yıllardır yazıyoruz. Tarıma yasa gereği aktarılması gereken milli gelirin yüzde biri yerine binde ikilik (yani olması gerekenin beşte biri kadar) bir pay ayrılıyor. Destek alamadıkları için çiftçiler bankaların ipotekli kredi tuzağından kurtulamıyorlar. Çiftçi borçları 1,5 trilyon lirayı aşmış durumda. Öte yandan, tarımsal KİT’lerin özelleştirilmeleri sonrasında girdi bağımlılığı ve maliyeti iyice artmış bulunan ve piyasa fiyatları maliyetlerinin altında kalan geniş üretici kesimler açısından çiftçilik kazançlı bir faaliyet olmaktan çıkıyor. Her gün basına yansıyor: Ürünlerin salt hasadına ilişkin işçilik maliyetleri, çiftçinin eline geçen/geçecek satış fiyatının üzerine çıkabiliyor. Son örnek zeytinden. Şu an Balıkesir’de (Ayvalık’ta), Manisa’da (Akhisar’da), Aydın’da (Söke’de) zeytin/zeytinyağı üretimi yapan çiftçiler seslerini duyurmaya çalışmakta. Zeytini dalında bırakmak yani toplamamak sadece bir protesto eylemi değil, ekonomik olarak da geçerlilik taşıyor. Çekirdeksiz kuru üzümde, kuru incirde, fındıkta, pamukta, ayçiçeğinde vs. durum çok farklı değil.
Pamukta makinalı hasat nedeniyle işçilik maliyetleri geriye çekilebilmesine rağmen, genel olarak çok masraflı (ve hava koşullarına bağlı olduğu için çok riskli) bir üretim olduğu için ve piyasada oluşan düşük fiyatlar anlamlı bir destek sistemiyle telafi edilmediği için (Tarım Yasasının öngördüğü gibi, maliyetler ile piyasa fiyatları arasındaki farkın ödenmesine gidilmediği için), pamukta da ekim alanlarında gerilemeler ortaya çıkmakta, ithalat/iç tüketim oranı giderek artmakta. Örneğin Ege’de pamuk üretiminin çekildiği en son mevzi olan Söke Ovası -ki toprakları da en fazla pamuk üretimine uygundur- eskiden 480 bin dönümlük bir pamuk ekimine konu olurken bu arazi genişliği birkaç yıl önce yarıya düşmüştü. Bu yıl ise 50-60 bin dönüme kadar gerilediği söyleniyor. Pamuktan kaçanlar daha düşük maliyetli ayçiçeği ve buğdaya yöneliyor. “Söke’de zengin çiftçiler gene bir yolunu bulur” diyecek olanlara şunu hatırlatalım: Tarımdan kaçış giderek zengin çiftçilere kadar uzanıyor ve meydan sadece tarım dışından gelen kapitalist çiftçilere kalıyor. Onlar ise farklı bir anlayışı yansıtıyor. Kaldı ki çiftçi ailelerin tarımdan kaçışı (ki çiftçilerin ortalama yaşı 58’i aştığı için bu kaçış çiftçi çocukları için çoktan başlamıştır), tarımın geleceğini yok ediyor. Tarımdan kopan çiftçinin tekrar tarımsal faaliyete dönmesi ise imkânsız derecede zor. Bu iş sanayi işçisinin sektör değiştirmesine benzemiyor. Tarımda birçok alanın üretim dışına çıkması ve yabancı işçiliğin yaygınlaşması önümüzdeki sürecin belirleyicileri olacak gibi gözüküyor. Üstelik, Türkiye’nin her tarımsal ürün için bir planlama yapması ve bunu her yıl uygulama siyaseti hâlâ ufukta gözükmüyor.
Bazı sanayi dallarının da kolayca gözden çıkarıldığına tanık olunuyor. Bunu epeydir -pamuk kültürüyle de yakından bağlantılı olan- tekstil sektörü için yaşıyoruz. Sermayenin, Mısır başta olmak üzere ülke dışına göçü, siyasi sorumluların pek umurundaymış gibi gözükmüyor. En son örnek -hayvancılıkla da bağlantısı olan- ayakkabı sanayii. Türkiye Ayakkabı Sanayicileri Derneği Başkanı Berke İçten şunları söylüyor: Son üç yılda ihracat 380 milyon çiftten 180 milyon çifte düştü, daralan üretimle birlikte istihdam da 350 bin kişiden 200 bin seviyesine geriledi. “Karşımızda devlet gibi devlet var. ‘Sen yeter ki gel Çin’den mal al ben sana Çin Merkez Bankası aracılığıyla yüzde 1 faizle kredi veriyorum, üstelik bir yıl ödemesiz’ diyebiliyor”. (Sözcü Gazetesi, 12.10.2026). AKP devletinin her alanda havlu attığının, sermaye adına bile yönetemediğinin resmidir. Hem bu nedenlerle hem de içerdeki soygunu maskelemek adına, sermayenin bir bölümünün de desteğini yanına alarak, bir yandan ülke içinde devlet zorunu arttırmak diğer yandan dış politikada taviz üstüne taviz vermek ve gerekirse sıcak çatışmaları da göze alarak emperyalizmin kullanışlı aparatına dönüşmek riskleri büyümektedir. Bu nedenlerle de bu tahripkâr anlayışlarla mücadele çok boyutlu olmak zorundadır.