Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Hak, ödev, mutluluk

Toplumsal mücadele güç ile gerçekleştirilir ve az önce değişik biçimlerde adlandırılışına değindiğimiz öznenin en "bilinçsiz" olanı bile toplumsal mücadelede ağlaşanın ve düşkünün değil, kararlılıkla haykıranın ve dikilenin yanında yer alma, ilkini üzüntü ve acıma ile elinden tutup kaldırma, ikincisiyle umuda ve coşkuya kapılıp omuz omuza olma eğilimindedir.

Yayın Tarihi: 01.10.2026 , 21:51 Güncelleme Tarihi: 02.10.2026 , 00:00

Nerdeyse her gün, içinde mi, ortasında mı, bütün tiksindirici ağırlığıyla üstümüze çöktüğüne göre altında mı yaşadığımızı bilemediğimiz şu alçak düzenin bir başka yüzünü gösteriyor. Her birimiz ayrı ayrı ve hepimiz birden ondan kurtulmadan yaşamanın, bir yandan, katlanılması olağanüstü güç bir onursuzluk anlamına geldiğini, bir yandan da o kurtuluşun pek kolay olmadığını anlıyoruz.

Anlıyor ve mücadeleyi, devrimi, sosyalizmi bir ödev olarak kabul etme eğilimi gösteriyoruz. Bu tür bir kabulün, izleyebildiğim kadarıyla, dünyanın hiçbir bölgesinde biz doğulularda olduğu kadar belirleyici yahut öteki renkleri silici bir eğilim olmadığını sanıyorum. Doğrudur, bir yanıyla görevdir; işçilerin, emekçilerin görevidir, tarihsel olarak böyledir. Ama hepsi bu kadar değil. Kemal Paşa’nın “fikirlerimin babası” dediği Ziya Gökalp’in "hak yok, vazife vardır" sözlerinde dile gelerek cumhuriyetin ilk kuşaklarını etkilemiş olduğu anlamda değil. Devrim, sosyalizm, bu yolda mücadele ödevimiz değildir sadece, hakkımızdır da...

Bu dediğimi şöyle açabilirim: Sosyalizm mücadelesinin güçlüklerle, sıkıntılarla yürütüldüğü, dolayısıyla çalışıp çabalamayı, sabretmeyi, acılara katlanmayı, hatta zaman zaman insan aklının sınırlarını zorlayan özverileri gerektirdiği bir gerçektir. Ama sadece bu kadar mı, hepsi bu kadar mı? Hayır, değil. En az bunlar kadar, bana sorulursa, bunlardan önce ve daha çok, bir mutluluktur sosyalizm için mücadele etmek. Bir mutluluk değil, cümleyi yanlış kurdum, düzeltiyorum: Bizim açımızdan, mutluluk, sosyalizm için mücadele etmektir. Böyle anlarsak, daha katkılı, daha yaratıcı olabiliriz.

Ayrıca, insanız her şeyden önce; yöneldiklerimiz, kazanmak, peşimizden sürüklemek istediklerimiz de insandır. İnsanları öncelikle ve sadece özveriye, acıya, çalışıp çabalamaya çağırarak nereye varabiliriz? Onların çok büyük bölümü zaten çalışıp çabalamaktadır ve tarifsiz acılar içindedir. Acıların ve uzunca bir süre sonuçsuz kalması mümkün çabaların sürüp gideceğini bilerek, bunlara yenilerinin eklenmesi için kim gönüllü olur ya da gönüllüce katılacaklar parmakla sayılabilir olmanın ötesine geçebilir mi? Demek ki, bu mücadelenin geliştirici, güzelleştirici, mutluluk verici yanlarını da görebilmeli ve gösterebilmeliyiz. Başka bir anlatımla, ancak çok uzun ve zorlu bir yolun sonunda ulaşılabilecek mutluluktan söz etmiyoruz. O yol boyunca da yaşanacak sevinçler, güzellikler, mutluluklar olacaktır.

Ancak, yanlış anlaşılmasın, "hareket ya da mücadele her şeydir, son amaç ise hiçbir şey" demek istemediğim, bir bakıma revizyonizmin temelini oluşturan böyle bir önermeyi hoşgörme niyeti taşımadığım yeterince açık olmalıdır. Hiçbir yolun, yordamın, kuralın, kaygının gölgesinde bırakılamayacak olan amacımız sosyalizmi kurmak üzere, bunun için iktidarı almaktır. Bu noktada yeterli zihin açıklığına kavuşmuş, kararlı ve inançlı değilsek, üstelik öyle çocuklarımızın ve torunlarımızın görecek olmalarıyla yetinerek değil, kendi kişisel ömrümüz içinde göreceğimize ilişkin bir inanç taşımıyorsak, inandırıcı tartışmalar ve sonuç alıcı işler yapmamız çok zordur. Çilekeş müminler olduğumuz için değil, böyle bir mücadeleden yoksun bir hayatı yaşanmaya değer bulmadığımız için örgütlenmeye, okumaya, öğrenmeye, gelişmeye ve güçlenmeye çalışıyoruz.

Buraya kadar çok da uzatmamaya çalışarak yazdıklarımı, kuşkusuz farklı sözcükler ve vurgularla, daha önce de birkaç kez yazmışlığım vardır. Ayrıca, bu minval üzre konuşmalar yaptığımı da hatırlıyorum. Ama, bu yazının okuyucuları arasında sözünü ettiğim o eski satırları okumuş, konuşmaları dinlemiş olanların bulunabileceği olasılığı aklıma gelse de yeniden yazmaktan vazgeçmedim. Nedeni, burada anlatmak istediklerimin belli bir sıklıkta yeniden gündeme getirilmesi gerekecek kadar önemli olduğunu düşünmemdir. Hem bunları hiç gündemlerine almamış okurlar bulunabilir hem de “tekrar” en eski, ama en geçerli öğrenme yöntemlerinden biridir.

Bununla birlikte, yukarıdaki tekrardan yola çıkarak, bu kez öyle sayılamayacak bir düşünceyi de eklemek istiyorum.

Bizim solumuz, en azından onun pek de küçük sayılamayacak bir bölümü, genellikle ya da yaygın bir alışkanlıkla, çekmiş olduğu, büyüklüğünde ve dayanılmazlığında kuşku bulunmayan acıları öylesine çok dile getirmiş, neredeyse ballandıra ballandıra denebilecek bir tutkunlukla anlatmıştır ki, hani Nâzım’ın “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” diye ressam dostundan istediğine benzer bir istekle karşılaşsaydı, herhalde, ağlak suratlı bir ya da birçok insan figürü çizmekten başkasını yapamazdı. Oysa, ağlaşarak, acındırarak ne yoldaş, ne yandaş, ne de destek ve güç kazanıldığı görülmüştür. Bu yolla, bu seçilmiş bir yol değil, nesnel bir durum saptamasıdır, itirazı gelirse, böyle bir durumun sonucu olarak da diyebiliriz, koruma ve kollamadan başka ne kazanılabilir? Koruma, kollama, kol kanat germe ise düşkünlerin ve güçsüzlerin ihtiyaç duydukları, nesnesi olmayı talep edebilecekleri yardım ya da iyilik davranışlarıdır. O davranışların öznesinin iktidardakiler olmasını beklemek, zaten solun kendisini teslim ettiği anlamına geleceğine göre, bunun üzerinde durulamaz. Yok, halk, emekçiler, işçi sınıfı diye adlandırılan bir özneden söz ediliyorsa, o zaman da durumda bir terslik olduğu belirtilmelidir. Belirtilmelidir; çünkü, toplumsal mücadele güç ile gerçekleştirilir ve az önce değişik biçimlerde adlandırılışına değindiğimiz öznenin en "bilinçsiz" olanı bile toplumsal mücadelede ağlaşanın ve düşkünün değil, kararlılıkla haykıranın ve dikilenin yanında yer alma, ilkini üzüntü ve acıma ile elinden tutup kaldırma, ikincisiyle umuda ve coşkuya kapılıp omuz omuza olma eğilimindedir.

Özetlersem ve özetlerken ister istemez bir kez daha yineleyecek olursam, bağışlanabileceğimi umuyorum.

Birincisi, emekçi insanların ve kitlelerin durmadan yaşanmış ve yaşanacak eziyetleri dillendirenlerde bir çekicilik bulmalarını beklemek, onların ruh sağlıklarından aşırı derecede kuşkuya kapılmak anlamına gelir. Oysa kapitalizm, toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçilerin üstlerine boca ettiği bütün çürütücü etkilerine karşın, onları iflah olmaz ruh hastalarına dönüştürmeyi başaramamıştır. Öyle olmasaydı, hiçbir dilde, hayır, olmaz, itiraz, direniş, kavga, mücadele ve benzeri sayısız sözcük kalmamış, unutulup gitmiş olurdu.

İkincisi, aynı kitlelerin düşkünlerevine yaklaşımı ile her türlü yenilgiden başını eğmeden dikilip çıkarak devam edenlere bakışının farklı olacağını kabul etmek, toplumsal mücadeleyi sürdürmenin önkoşulları arasındadır. Yenilgilerden ders çıkarmak başkadır, onlara teslim olmak başka…

Bir de şu: Sözün gelişi, bugün doğan bebeler için bir dileğin var mı diye soran çıkarsa, olmaz olur mu, var elbet. Dilerim, sömürüyü ve savaşı yok ederek ortaklaşa yarattıkları doyumsuz güzellikteki bir dünyada yaşarlar.

Yazarın Son Yazıları