Mesut Odman
Yapabilir miydik?
Yayın Tarihi: 06.11.2026 , 00:06
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Geçen hafta, 31 Ekim günü, arkadaşlar Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde bizim Yalçın Hoca ile ilgili bir toplantı düzenlemişlerdi. Hastalandığım için katılamadım. Aradaki günlerde bir yandan bu aksiliğin can sıkıntısını yaşarken, bir yandan da oraya gidebilseydim anlatmayı tasarladıklarımdan bir ikisini seçerek yazamaz mıyım diye düşündüm. Bu yazı öyle bir huzursuzluğun ürünü olacak.
Onun altmışıncı yaşdönümü vesilesiyle İlker Maga tarafından hazırlanan ve 1999’da İstanbul’da basılan Yalçın Küçük’e Armağan kitabında 1971 ile 1999 yılları arasında yayımlanmış kitaplarını bir araya getiren listeyi sevgili arkadaşım Candan Baysan ile birlikte derlemiştik. O listede 45 kitap vardır. Daha sonrakiler de eklenirse bu sayı 85’in üzerine çıkıyor. Kesin rakamlarla konuşup giderken şu son cümledeki yuvarlama şaşırtıcı olmamalı; bir iki kitap kadar olsun eksik saymış olabilirim, o yüzdendir.
Burada yazacağım iki anıdan biri bu say say bitmeyen kitaplarla ilgili.
Hoca’nın Avrupa’da geçirdiği, kendi deyişiyle, “gönüllü sürgünlük” günlerinden yurda dönüşünden sonraya rastlıyor. Hemen sonraya değil. Daha topraklarımıza ayak basar basmaz derdest edilip içeri alınmıştı, unutmadık. “Rahşan affı” olarak bilinen 2000 yılının son günlerindeki yasa ile tahliye oluşundan sonraki yıllardan birinde olmalı. Günlerden bir gün, onun üniversiteden iki öğrencisi, ben ve az önce andığım arkadaşım, şimdi aramızdan göçüp gitmiş Candan Baysan, bir de kendisi, nerede olduğumuzu şu anda hatırlamıyorum, bir yerde oturmuş söyleşiyoruz.
Havadan sudan konuşup giderken, Hoca birden, bana dönüp sormuştu: “Siz ikiniz, Candan’la, şu benim kitapları elden geçirseniz ne güzel olur! Gereksiz tekrarlar var, biliyorum. Onları ayıklasanız…”
İkimiz de şaşırmıştık. Sözlerini sürdürünce, şaşkınlığımız daha da arttı: “Hem, o arada, aklınıza yatmayan yerleri, size yeterince temellendirilmemiş görünen çözümlemeleri, tezleri işaretleseniz. Yeniden yazsanız yahut öneri getirseniz. Oturup tartışsak. Ne kadar iyi olur!”
Biraz önce yazdım, toplam 45 kitabı bulduğunu kendimiz saymıştık. Birkaç kitap daha da eklenmişti.
Ne diyeceğimizi bilemedik. Bir sessizlik oldu. Kem küm etmeye başladık. Çok kapsamlı bir işti söylediği, çok zaman alırdı, başka görevlerimizin de bulunduğunu, ayrıca “ekmek parası” için çalışmak zorunda olduğumuzu falan mırıldandık…
“Tamam tamam” diyerek bizi kurtardı. “Sonra konuşuruz” dedi. Ama bir daha bu konuyu hiç açmadı. Biz de yeniden gündeme getirmeye cesaret edemedik. Öylece unutulup gitti. Hemen üstüne atlayacağımızı düşünmüş olamaz. Hatta daha sonra, üzerinde düşünmüş olarak, yeniden konu edeceğimizi bile aklına getirmemiştir.
Yazının başlığındaki soruya dönecek olursak, o zaman yapamayacağımız kanısındaydık. Aynı soruyu şimdi soracak olsak da yanıtımız farklı olmazdı.
Bu olayın üzerinden birkaç yıl geçmişti. Ama, nasıl demeli, “karşı devrim” daha gerçekleşmemiş. O zamanlarda bir gün yine oturmuş yarenlik ediyoruz. Yorucu bir çalışmanın bitiminde ya da ortasında bir dinlenme molası vermişiz. Yine üçümüzüz. Bana dönerek “Şair” diye söze başlamıştı, böyle başlayınca keyfi yerinde demektir, “İktidarı aldıktan sonra sizden ne isterim, bilir misiniz?” Buradaki “iktidarı almak”, devrim yapmak anlamında kullanılıyor. Ta yetmişli yılların sonuna doğru, devrimi sosyalist toplumumuzu kurmak üzere siyasal iktidarı almak, anlamında kullanır olmuşuz. Hatta bir grup arkadaşımız çıkaracağımız derginin adını hep beklendiği üzere “sosyalist devrim” değil “sosyalist iktidar” olarak kararlaştırdığımızda, bunu bir “gerekçe” göstererek ayrılmışlardı. Gerekçe sözcüğünü tırnak içine almakla asıl gerekçenin farklı olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Neyse, sözü uzatıp saptırmadan devam edelim.
“Sizden ne isterim, bilir misiniz?” sorusunu, “Ne istersin abi?” diye aynı soruyla pekiştirdiğimizde şunları söylemişti: “Beni Moskova’ya büyükelçi tayin edersiniz. Hatta, olabildiğince çok boş zaman bırakacak bir kadro daha da iyi olur.”
Büyükelçilik senin gibi adam için kızak kadro sayılır. Ne yapacaksın büyükelçiliği, ülkede yürüteceğimiz sosyalist kuruluşta çok daha aktif katkılar beklenir senden, diye karşı çıktığımızda ise şöyle bir gerekçe öne sürmüştü: “Birmingham’da Sovyet kalkınma sürecinin 1925-40 dönemini çalışırken bir sürü kaynağa ulaşamamıştım. Ayrıca, 1940 sonrasındaki aşağı yukarı aynı uzunlukta bir dönem de çok önemlidir. Özgün kaynaklara ve araştırmacılara ulaşarak o dönemi incelemek isterim. Herhalde bana yardımcı olurlar!”
Bu yazıyı Yalçın Hoca’nın yukarıda değindiğimiz armağan kitabının 190. sayfasındaki sözleri ile bitirelim:
“Marksist damar Türkiye’de kurursa, tüm dünyada kurur. Bilimsel sosyalizm yeniden çiçek açacaksa eğer, bu bizim topraklarımızda olacaktır.”