Mesut Odman
Dokunduğunu çirkinleştirmek denince
Yayın Tarihi: 31.07.2026 , 00:04 Güncelleme Tarihi: 31.07.2026 , 00:05
İki haftalık zorunlu aradan sonra yeniden yazmaya çalışırken anladım ki, neler olmuş neler… Bu girişte birazcık abartma görülse bile büsbütün gerçeklerden kopukluk olduğunu kabul etmem. Yazı yazmak amacıyla yapılıyorsa, içinde yaşamış olmak, olup biteni önemini, önemsizliğini hemen kavrayarak görmeyi sağlamaz. Bu iki haftaya da yazmak için bakacak olsaydım, herhalde, Cangül Örnek hocamızın geçen Cuma günkü yazısının başlığını öne çıkarırdım. Özgün başlığı ve ilk sahibi olan şairimizi çok öncelerden biliyordum. Ama birden karşımda görünce, şaşırmadım değil.
İkinci bir şaşkınlığı ise Cangül’den yaklaşık 4 yıl önce, 7 Ekim 2022’de bizim Aydemir’in aynı başlığı attığı yazısında Orhan Veli’nin taa 1950’ye kadar gerilere giden kısa notunun hem son cümlesini başlığa kopyaladığını hem de tümünü alıntıladığını fark edince yaşadım. Nasıl atlamış ya da unutmuşum diye…
Orhan Veli’nin sürdürebilmek için paltosunu bile sattığı rivayet edilen Yaprak dergisinde Demokrat Parti’nin “zaferi” ile sonuçlanan genel seçimden hemen sonra yayımlanan kısa notunu Aydemir’in o yazısından aktarıyorum:
“Seçimler bitti.
Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkın kazanacağını umarak, fikirleriyle prensiplerinden son zamanlarda ne fedakârlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaa tanınan haklar… Hiçbiri kâr etmedi.
Zavallı Halk Partisi.”
Bugünkü “Halk Partisi” CHP ise öyle bir yenilgiye uğramadan, tersine, epeyce abarttığı bir seçim başarısının ardından, bir bakıma o günkü DP’nin şimdiki ardılı iktidar partisinin ne kadar ustaca olduğu henüz tümüyle ortaya çıkmamış bir manevrasıyla ikiye bölünmüş durumda.
Son cümledeki “ustaca” sözcüğü yerine “fütursuzca” mı demek gerektiğini ya da ikisinin genellikle birlikte var olduğunu ise tartışmayacağım; çünkü, yazımın başlığına dönerek, bambaşka bir konuya girmek niyetindeyim. Vakit biraz daha geçerse, konu gündemden tümüyle düşer; benim de elim gitmez yazmaya.
Değineceğim, daha doğru bir anlatımla, değinmeden unutulup gitmesine razı olamadığım konu, haftalardır canımıza okumasına izin verdiğimiz futboldaki Dünya Kupası. Bunu yaparken tam 20 yıl önce yayımlanmış bir kitabın da yardımına başvurduğumu söylemeliyim.
Kitabın ön ve arka kapağı değil, iki tane ön kapağı vardı. Birinde “Futbolu neden sevmeli?” öbüründe “Futbolu neden sevmemeli?” yazıyordu. YGS (Yazı-Görüntü-Ses) Yayınları’nca hazırlanan kitapta bazıları eski tarihlerde başka amaçlarla yazılmış, bazılarıysa bu kitap için kaleme alınmış yazılar vardı. Daha sonra yeni basımları yapılmış mıdır, hâlâ bir yerlerde bulup edinmek mümkün müdür, bilmem. Mümkünse, futbolla ilgilenmekten vazgeçmemiş olanlara okumalarını öneririm. Bu son cümleyi “son Dünya Kupası rezaletinden sonra” biçiminde bir ek yaparak okumak daha doğru olabilir.
Neden böyle bir ek yapma gereğini düşündüğümü kısaca belirteceğim. Ama, en kısa olarak şununla yetinebilirim: Bir zamanlar "güzel oyun” diyenlerin çoğunlukta olduğu bu spor, çirkin ve zararlı sözcükleriyle anlatılabilir olmanın çok yakınındadır artık.
Bir kez, oyunun kendisi öyle bir yere getirilmiştir ki, amaç spor olmaktan çıkmış en çok sayıda insana, satın alın, bunu da alın, daha çok alın demenin olabilen en etkili aracına dönüştürülmüştür. Bunun için oyunun akıcılığı ikide bir kesilerek sahadaki hayvansı yaratıkları sulama bahanesi ile tribünlerdeki on binler ve ekran karşısındaki milyonlar çeşit çeşit malları durmadan satın alıp tüketmeye özendirilmektedir.
Burada eğlence de ihmal edilmemektedir. En iyi eğlence ise sahadaki 22 saldırganın kendilerine öğretildiği gibi oynamalarını seyretmektir: itişip kakışın, vurun kırın boğuşun…
Oysa, biraz önce adını andığım kitaba yazdığım yazıda şöyle satırlar vardı: “Sadece bir oyun olmaktan çoktan çıkarılmış futbolun gözü dönmüş kalabalıkların birbirlerini öldürmesine , ülkelerin düpedüz savaşa tutuşmasına yol açabilen bir delilik olduğunu söyleyenlere, Ankara’nın kendi halinde bir Gençlerbirliği takımının taraftarlarının Avrupa kupasında kendileriyle kapışmaya gelmiş yabancı bir takımın taraftarıyla bir gün önce gazozuna dostluk maçı yaptıktan sonra asıl karşılaşmayı hep birlikte seyrettiklerinden söz etme”nin çok mu naif bir hatırlatma sayılacağını sormuşum.
Sahi, o yabancı takım hangisiydi ve bu olay ne zaman olmuştu, büsbütün unutmuşum. O zamanki Gençler tribününden çocukları bulabilsem, sorardım.
Ama dokundukları her şeyi çirkinleştirenlerle onların tiksinç adamlarının güdümündeki bir dünyada yaşıyoruz çoktandır. Birincilerin küstah telefonları ile ikinciler en bilinen kuralların uygulanmasını önlüyorlar ve birincilere dünya sporuna katkıydı şuydu buydu diye uyduruk ödüller veriyorlar. O arada, birinciler arasında yer alanların içindeki en büyük kan dökücünün ikinciler içindeki ünlü dazlak için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği gibi bir görev düşündüğü haberleri çıkıyor. Çıkıyor çıkmasına da hiç durmadan sırıtan o dazlağın bu görevi kabul etme olasılığı düşük görülüyor. Nedeni çok basitmiş: Pek havalı o yeni görevin yıllık geliri yarım milyon doları bile bulmuyormuş; oysa, şimdi dünya futbol örgütünün başında otururken kazandığının yıllık 6 milyon dolara yaklaştığı söyleniyor.
Yine de sayılar konusunda ısrar edemeyeceğim. Ben söyleyenlerin yalancısıyım.