Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Açık tehlike

Demokrasinin hiç bitmeyen ileri-geri devinimlerinde devrimci bakışın gerektirdiği, buradaki salınımı sürekli bir ilerleyiş olarak algılama yanlışından uzak durmaktır. Bu yüzden ne zaman bu salınımda ortalamanın üzerinde bir hareketlilik ortaya çıksa, “eyvah” derim.

Yayın Tarihi: 29.05.2026 , 00:02 Güncelleme Tarihi: 29.05.2026 , 00:02

Son bir haftadır en çok kullanılan sözcüklerden biri “hukuk” olmalı. Şu ana muhalefet partisinin başına gelenleri ya da getirilenleri ister eleştirmek ister savunmak için olsun konuşan herkesin ağzından bu sözcük çıkıyor. Bu durum hukuk ile uyaklı sözcüklerin yan yana yer aldığı birçok tekerlemeyi aklıma getirdi. Bir de bunlarla pek bir araya getirilemeyecek şu satırları hatırlattı bana, Marx 1843’te Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi başlıklı gençlik çalışmasında yazmış, ondan aktararak: “Keyfilik hükümdarın gücüdür” ya da “Hükümdarın gücü keyfi yönetimdir”. Bu yazıyla pek bir ilgisi yok, yine de buraya almadan edemedim.

Bir haftadır görebildiğim şuydu: Yapılan iş ve işlemleri eleştirmek için de “hukuk” sözcüğü kullanılıyor ve birçok aklı başında hukukçu yapılanları bu sözcüğün anlattığı her neyse ona aykırı buluyor; öte yandan, yapılanın ve yapanların yanında yer alıp aynı meslekten olduğunu ileri süren daha az sayıdaki kişi de savunma konumuna geçerek aynı sözcüğü yineliyordu.

Ama sonuç olarak, kurucu olmakla övünen, ülkenin en eski partilerinden birinin, kendi organlarınca seçilmiş başkanı polis gücüyle yönetim merkezinden çıkarılıp atılmış ve yerine yaklaşık üç yıldır ortalıkta görünmeyen, “kokmaz bulaşmaz” eski başkanı oturtulmuştu. Üstelik, yeni gelenler ve onların yönetimi almalarına karar verenlerle bu kararı güç kullanarak uygulayanlar, ilki belli bir gürültü çıkararak, öbür ikisi ses etmeden ama kararları ve silahları ile konuşmak yoluyla olmak üzere bu sonucu ortaya koymuşlardı.

Bununla birlikte, bir demokrasi olduğunu hemen hemen bütün resmi belgelerinde ısrarla yineleyenlerle birlikte dünyanın pek çok ülkesinde de, her ne kadar başına getirilen bazı sıfatlarla süslenip ayrıştırılmaya çalışılarak da olsa, adı geçen ülkede demokrasinin yürürlükte olduğu aşağı yukarı genel kabul görüyordu.

Şimdi gelelim bu kabulün geçerlilik sınırlarına…

Sık sık yinelemişimdir, demokrasi bir devlet durumudur; bir de eklemeli, burada biçim yerine durum sözcüğünü kullanmak daha doğrudur, sanıyorum. Neden sorusu yöneltilecek olursa, kısaca şöyle yanıtlamak yeterli olabilir: Farklı tarihsel dönemlerde, farklı toplumsal sınıfların elinde, çok farklı özellikler gösteren devlet durumları birbirlerinin yerine geçerler. Demokrasinin gelişimi ya da alışılmış söylenişiyle “demokratikleşme”, bu birbirinin yerine geçme sürecinden başka bir şey değildir. Buradaki geçişliliğin hem hızını hem ileri geri iki yönlülüğünü hem de içerik açısından belirginliğini anlatmak bakımından durum sözcüğü daha uygun görünüyor.

Yukarıda ele alınan devinimin bir özelliği de tek yönlü olmayışı, sadece ileriye doğru gerçekleşmeyişidir, demiş oluyoruz. Hem ileriye hem geriye doğru, kimi zaman ileriye kimi zaman geriye doğru devinen bir süreçten söz etmek gerekir. Üstelik, ileri doğru atılan her adıma karşı en az iki geri adım atılır. Bunun genellikle eşanlı olarak gerçekleşmemesi doğaldır; hangi zaman aralıklarıyla gerçekleşeceği ise toplumsal sınıfların karşılıklı konumlanışları ile göreli güçlerine bağlıdır.

Peki, bir ileriye karşı en az iki geri adımın, daha doğrusu, buradaki “en az iki” vurgusunun nasıl bir anlamı olabilir?

Önce niceliksel bir farklılıktan söz edildiği ve bu farkın hem coğrafyalara hem tarihsel dönemlere göre değiştiği belirtilmelidir. Örneklenmeye çalışılırsa, gelişmiş olduğu öne sürülen ülkelerde ya da toplumlarda ileriye doğru bir adıma karşılık iki geri adımdan söz edilebilmektedir. Buna karşılık, daha az gelişmiş ya da geri kalmış coğrafyalarda demokratikleşme sürecinin bir ileri, üç yahut daha çok geri adım biçiminde ilerlediğini söylemekte yanlışlık yoktur. Burada, niceliksel birikimlerin, farklı coğrafyalarda farklı sürelerde tamamlanmak üzere, niteliksel değişimlere dönüşmesi söz konusudur. O kadar ki, Türkiye ve benzeri ülkelerde, hatta o kadar da benzemeyen pek çok ülkede olduğu gibi, temsili demokrasinin en basit, ama olmazsa olmaz koşulları arasındaki eşit ve genel oy ilkesi ile seçme/seçilme hakkının pek kabaca çiğnenmesi bile anılan niteliksel değişimler içinde yer alabilir.

Çok uzak geçmişe gitmeden söylemek mümkün: İnsanlığın bir ara dönem yaşamakta olduğu ortadadır. Sosyalizmin kendi hatalarının da küçümsenemeyecek bir pay sahibi olduğu geri çekilişiyle kendini gösteren ve dinsel çağrışımların yardımına başvurarak anlatırsak, cehennemden farkı pek az bir araf olarak niteleyebileceğimiz zaman dilimindeyiz. Daha ne kadar süreceğini bugünden kestiremediğimiz bu ara dönemin sona ermesi ya da sonun görünür duruma gelmesi, sosyalizmin yeniden ayağa kalkmasına, en azından bunun somut belirtilerinin belli bir açıklıkla ortaya çıkmasına bağlıdır.

Türkiye halkı, emekçileri demek istiyorum, bu ara dönemi benzeri az görülmüş bir yoksullaşmanın yanı sıra, demokratikleşmede geriye atılmış adımların sayısındaki ciddi artışlar, bunlarla bağlantılı olarak, toplumsal hak ve özgürlüklerde esaslı bir tırpanlanma yaşayarak geçirdi. Son günlerde gözlenen olayların böyle bir tırpanlanmanın ileri örneklerini oluşturduğu, hak ve özgürlükler denilince ilk akla gelenlerden “seçme ve seçilme hakkı”nın, bu hakkın vazgeçilmezliği yanında tam anlamıyla entipüften görünen gerekçelerle, hatta herhangi bir gerekçe ileri sürüldüğü bile belirsiz bırakılarak neredeyse kökten ortadan kaldırılmak istendiği açıktır. Birkaç yasadaki oynamalarla genel oy ilkesini geçersizleştirici adımların atılması da olmayacak iş değildir; belli bir sıklıkla yapılır durur, biliriz. Bütün bunların küçümsenemeyecek öfke birikimlerine yol açtığı doğrudur, böyle bir saptama yanlış olmaz. Ancak, ne kadar büyük olursa olsun bu öfkenin başka etkenlerin ortaya çıkmasıyla bir biçimde boşalması ve etkilerinin büyüklüğüyle orantısız bir sürede önemsizleşmesi, olasılık dışı değildir. Doğada olduğu kadar toplumsal hayatta da beklenebilir bir durumdur bu. Ancak, bu tür bir öfke boşalmasının, emekçi yığınlar açısından onca geriye doğru atılmış adımdan sonra ileriye doğru küçük bir adıma yol açması bile çok kuşkuludur.

Şöyle bağlayabiliriz: Demokrasinin hiç bitmeyen ileri-geri devinimlerinde devrimci bakışın gerektirdiği, buradaki salınımı sürekli bir ilerleyiş olarak algılama yanlışından uzak durmaktır. Bu yüzden ne zaman bu salınımda ortalamanın üzerinde bir hareketlilik ortaya çıksa, “eyvah” derim. “Yine bizim sol camia işi gücü bırakıp demokrasideki gerileyişi durdurmanın ardına düşecek! Durdurmak yetmez, ilk hedefimiz kayıplarımızı geri almaktır, diye olmadık uğraşlara dalacak!”

Oysa, dünyanın hâlâ en büyük devrimcisi ne demişti Ekim 1917’nin dördüncü yıldönümüne birkaç gün kalmışken: “Biz burjuva demokratik devrimin sorunlarını, geçerken, asıl ve gerçekten proleter-devrimci, sosyalist eylemlerimizin bir ‘yan ürünü’ olarak çözdük. Her zaman reformların, devrimci sınıf mücadelesinin bir yan ürünü olduğunu söyledik”.

“Artık proleter mi kaldı, yoksa sosyalizm mi var kardeşim?” diyen ya da aynı itirazı daha yakışıksız biçimde dile getiren olursa, olsun varsın, ne yapalım. Yalnız, şikayet ederken fazla gürültü patırtı çıkarmasınlar. Hem eğleşecek yer mi yok onlara, en iyisi üstünde demokrasiydi şuydu buydu yazan başka kapılara gitmeleridir. Oralarda izzet ikram görürler mi, bilinmez, ama hoş karşılanmaları yüksek olasılıktır.

Mesut Odman 'ın Son Yazıları