Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Yaşar

Hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman gözetecekleri bir sorundur.

Yayın Tarihi: 04.06.2026 , 23:21 Güncelleme Tarihi: 05.06.2026 , 00:16

Halkımız başlıca iki nedenle çocuklarına bu adı koyar. Bunlardan ilki, doğan çocuklarının pek kısa süre yaşadıktan sonra ölmeleridir. Arkadan gelenler uzun yaşasınlar dilek ve beklentisinin ürünüdür. Önceleri “Allah verdi, Allah aldı” denilerek sonsuz bir iyimserlikle olağan karşılansa da yüce yaratıcıya bağlanan bu verme alma işi yinelendikçe, adlar içinde bu ad belirgin biçimde öne çıkar. İkinci nedene gelince, eş dostta, hısım akrabada bu tür erken ölümler, daha doğrusu, doğum ile ölümün birbirine çok yaklaşması sıkça gerçekleşiyorsa, aynı acı sondan uzak kalmak için bir tür dua yerine geçmek üzere konulduğu da olur.

Eskiden “bizim Yalçın Hoca’nın kulakları çınlasın” derdik yazıp çizdikleriyle, yapıp ettikleriyle onu anarken ya da ben öyle demeye alışmıştım. Şimdi olmaz, kulakları çınlamaz artık, geçenlerde Orhan “ışıklar içinde yatsın” demişti, biz de öyle diyelim, adlarımızın “biseksüel” olup olmadıklarına bakmayı ondan öğrenmiştik, gerekli gereksiz bu kadar çok şey öğrendiğimiz başka kim vardır acaba? Bu Yaşar adı da “biseksüel” adlarımızdandır. Kızlarımıza da oğullarımıza da koyuyoruz. Yaşasınlar istiyoruz.

Benim şimdi sözünü edeceğim çok eski arkadaşımın adı da Yaşar’dı. Aslında onunki “göbek adı”ydı; herkesin kullandığı adı farklıydı. Onu belirtmeyeceğim, çünkü sorup onayını alma şansım yok; olsaydı, istemeyebilirdi. Ayrıca, kimliği açıkça belli olursa, burada yazacaklarımdan incinebilirdi.

Üniversite yıllarımdan bir arkadaştı. Demek, çağımızda uzadığı bilinen ortalama insan ömrü kadar, hatta daha çok zaman geçmiş üzerinden. Benden bir iki yaş kadar küçüktü. Aynı üniversitenin aynı fakültesinde, farklı bölümlerdeydik. Adanalı, yoksul denebilecek bir aileden gelen, delidolu bir çocuktu. Düşündüğünü pat diye söylemekle kalmaz, söylediğinden kolay kolay geri adım da atmazdı. Militan bir CHP’liydi, partide etkin sayılabilecek görevler alır, o tür görevlerde bulunanlarla ilişkilerini gizlemezdi. Örneğin, bizim üniversitede mühendislik bölümlerinin birinde öğrenci olan ve “Ecevit’in prensi” diyebileceğimiz bir arkadaşı ile kavgalarını gelir, bana anlatırdı. Devam etmeden, bu “prens” yakıştırmasının erken olduğunu belirtmeliyim; çünkü daha bu tür yakıştırmalar yapılmaya başlamamıştı. Onlar Özal ile birlikte ortaya çıkıp yaygınlaştı. “Ne tesadüf!” mü diyelim, bizim Yaşar’ın arkadaşı o çocuk da çok sonraları, başbakanlık yıllarında “Özal’ın prensi” olarak ün kazandı, bakanlık falan yaptı. Bana sorulursa, kimi insanların kolayca “gömlek değiştirebilir” oluşundan çok, düzen partileri arasındaki uyumsuzluğun görünüşte kalmasına bağlanması gereken bir durumdur.

Yaşar, on beş yıl kadar sonra Özal’ın bakanı olacak o arkadaşının başkanlığında yapılan bir toplantıyı nasıl bastığını anlatmıştı bir gün bana. Toplantı odasının kapısını çalmadan, neredeyse tekmeyle açarak içeri dalmış ve üstüne yürümüş “Ulan, sen ne biçim adamsın? Biz nasıl konuşmuştuk!” falan diye... Güç bela araya girip atışmanın fiziksel kavgaya dönüşmesini önlemişler.

İçinde bulunduğu partiyle uyumsuz bir görünüm içinde olması bu tür davranışların epey ötesindeydi Yaşar’ın. Daha doğrusu, asıl uyuşmazlığı olaylara bakışıyla ilgiliydi. Ara sıra ona “Arkadaş, sen içinde bulunduğun yere uygun değilsin!” derdim. Kimi zaman gülümsemekle yetinir, kimi zaman da “Öyle mi diyorsun?” diyerek sanki çağrı beklediğini akla getiren bir tutum takınırdı. Ama hiçbir zaman onu bilinen anlamda “örgütleme” çabasına girişmedim. Şimdi düşünüyorum da herhalde o delidolu tavırlarının yol açabileceği durumlarla karşı karşıya kalacak bizim taraftaki arkadaşların “Yahu, kim sardı bu deliyi başımıza?” diye arkamdan ya da yüzüme karşı söylenmelerinden korkmuş olabilirim. 

Mezun olduktan sonra çok kısa bir süre aynı işyerinde çalıştık. Bir gün yanıma geldi, elinde bir yazı, meğer yaptığı bir başvuruya olumlu yanıt almış. Kabul yazısını gönderen, Britanya’dan ünlü bir okul: Fabiancı sosyalistlerden Beatrice ve Sidney Webb çiftinin kuruluşuna önayak oldukları, LSE kısaltmasıyla bilinen Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu. Sonradan devlet ya da hükümet başkanı olmuş çok sayıda politikacı ile yakınlarının, onların yanı sıra yine çok sayıda milyarderin “feyz aldığı” bir okul. 

Çok fazla konuşmadan çekti gitti. Benimle konuşursa caydıracağımdan mı çekiniyordu, bilmem. Bildiğim, kimsenin onu durduramayacağı idi. Londra’dan birkaç mektup gönderdiğini hatırlıyorum, o zamanlar bugünkü iletişim araçlarının hiçbiri yoktu elbette. Oralarda tanık olduğu bazı olayları ve öğrendiklerinden bazılarını belli bir hayranlıkla olumlu yönde abartarak yazıyor, en az onlar kadar da aklının yatmadığı işlerle ilişkileri anlatarak atıp tutuyordu. 

Yüksek lisans ve benzeri bir derece alarak mı, yoksa kafası bozulup derece merece beklemeden mi dönüp geldiğini hatırlamıyorum. Dönüşünden sonra pek görüşemedik. Ne yaptığını, hatta hâlâ yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğimi söylemeliyim. Adına yakışacak kadar uzun bir ömrü olmuş mudur, onu da bilmiyorum. Bu kadar “bilmiyorum”dan sonra Yaşar’ın benim anlatabileceğim çok kısa öyküsünü sürdürmek mümkün görünmüyor doğal olarak. 

Ama eskiden, düş ürünü ya da gerçek, uzun ya da kısa her öykünün, hepsinin olmasa bile çoğunun sonuna bir “kıssadan hisse” ekleme geleneği varmış. Onu da büsbütün boşlamayalım.

Kırklı yıllardan bu yana düzen partisi özelliğini pekiştiren Cumhuriyet Halk Partisi ile CHP’li dediklerimizin oluşturdukları büyük insan topluluklarının, bu ikilinin, “bütünleşmiş, kaynaşmış” bir kitle olduklarını düşünmemek gerekir. Bunlardan ilki, dışarıdaki ve içerideki rakipleriyle yer yer “kayıkçı dövüşü”ne dönüşen kavgaları eksik olmayan, şu ya da bu biçimde egemen sınıf ve katmanlarla bağlantılı hiziplerden oluşan, iktidarda olmanın sağlayacağı kazançları paylaşmaya çabalamaktan vazgeçmeyen, orasından burasından biraz “düzeltme” peşine düştüğü düzenin partisidir. Ötekilerse çoğunluğu emekçi kökenli ve düzenin adamı olma şansı da niyeti de bulunmayan insanlarla dolu büyük bir topluluk. O topluluğun bambaşka bir düzen kurmak üzere yola çıkanların ihmal edemeyecekleri kadar değerli bir gizilgüç (potansiyel) barındırdığı unutulmamalıdır. Yoksa, hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman  gözetecekleri bir sorundur.

Mesut Odman 'ın Son Yazıları