Mesut Odman
Hiç almasalar olmaz mı?
Yayın Tarihi: 07.05.2026 , 19:17 Güncelleme Tarihi: 08.05.2026 , 00:03
Eskiden beri milletvekili maaşlarının yüksek ya da çok yüksek olduğu konuşulmuştur. Konuşmak dediğim, uygulanabilir bir karara ulaşılması mümkün olmayan, yürürlükteki rakamın küçültülmesi gerekirken artırıldığı yollu öfke dolu sonuçlara ulaşılan konuşmalar. Adı geçen rakamın yükseltildiği konuşmalar ise her yıl yapılır. Daha doğrusu, salt bu amaçla değil de, genel olarak devletin gelirlerinin giderlerinin görüşülüp karara bağlandığı oturumlarda, çoğu kez özellikle adı sanı belirtilerek söz konusu edilmeden, başka ayrıntılarla birlikte ele alınır. O sırada, milletvekillerinin maaşları ve öteki “özlük hakları” da basının ve yurttaşların gündemine gelir; özellikle çalışanlarla emeklilerin alacakları maaş ve benzeri parasal haklarda dişe dokunur artışlar yapılmadıysa, bu gündeme gelişler epeyce gürültülü olur, ayrıca kısa sürede gündemden düşmez.
Bu yıl da öyle oldu. Benim bile aklımda kalan birkaç sayı ortaya çıktı. Benim bile dememin nedeni şu: Öyle sayıları oldum olası aklımda tutamam. Ama bu kez iki sayı aklımda kalmış. Maaşlar 275 bine yaklaşmış. Buna emekli olanların aldıkları da eklenince 450 bine çıkıyor. Bu sayıları kendi emekli maaşımla karşılaştırıyorum ister istemez, ayıptır söylemesi, bizimkinin yaklaşık 10 ile 16 kat üstünde.
Eh, olacak o kadar! Zat-ı muhteremler koskoca ülkenin yasalarıydı, bugünüydü, geleceğiydi, her şeyiyle uğraşıyorlar; onca sorumluluk alıyorlar; bir de evdeki horantanın ne yiyip içtiğini mi düşünsünler? Hem eskiden beri haklı yakınmalarını dinler dururuz. Burası demokratik bir ülke, bir diktatörün emriyle gelmiyorlar ya oraya… Halkımız seçip gönderiyor. Seçip gönderdikten sonra hiç mi ziyarete neyim gelmesinler? Onca seçmen gelip gittikçe bir yemek de mi ısmarlanmayacak, yenilip içildikten sonra, “Haydi beyler, pamuk eller cebe, Alman işiydi!” mi denecek? Olur mu hiç, memleketin hali o kadar mı kötüledi ki, vekilinin cebine üç kuruş koyamıyor da seçmenleri karşısında başını eğdiriyor?
Bunları böyle kafamda evirip çevirirken, son zamanların en becerikli İçişleri Bakanımız ortaya çıkıp mahzun bir edayla konuşmasın mı? Hani, dağdakilerin sayısını da ayakkabı numaralarını da biliyoruz, bellerini kırdık, yollu bir açıklama yapıp yüreklere ferahlık salmıştı bir vakitler, onu diyorum. Malum, bakanlıktan ayrılsa da milletvekilliği sürüyor kendilerinin. Meğer haftada bir gün iş başı yapıyormuş artık. Bunu aktaran televizyoncular “onun da hangi gün olduğu belli” diyerek manalı manalı gülüyorlardı. Reis hazretlerinin kürsüye çıkıp konuşma yaptığı günü kastediyorlar, anladık da, öyle soğuk espri mi olur? Ardından, işe gitmeden nasıl maaş almaya devam edebilir, maaş da almasın öyleyse diyen densizler de çıktı elbet.
Diyeceğim, milletvekilliği deyip de geçmemeli, burada verdiğimiz bir örnek sadece, daha ne dertleri var. Ayrıca, hep böyle gidecek değil ya… Bir gün gelir, ne değişiklikler olur da şaşar kalır herkes.
Ne değişikliği diyenler olabilir, oradan devam edelim.
Bugün maaşları azdı çoktu derken, ileride bir gün, hiç maaş almıyor oluverirler örneğin. Milletvekili olmaktan ileri gelen ek bir maaşları olmayıverir, demek istiyorum. Her birinin bir mesleği olacak elbet. O mesleği yapmaktan, onunla ilgili memlekete katkıda bulunmaktan dolayı hak ettikleri bir maaş da alacaklar kuşkusuz. Bunun yanı sıra, milletvekilliği için tanımlanmış işleri yapmanın gerektirdiği seyahat ve yol giderlerini karşılamak üzere alacakları bir ödenekleri olacak. Ama ayrıca bir maaşları olmayacak. Neden olsun? Milletvekilliği dediğimiz ömür boyu sürecek bir iş ve meslek değil ki. Anayasada, yasalarda yazılı süreler boyunca ve oralarda belirlenmiş görevleri yerine getirerek parlamentoda bulunacaklar, ama apayrı bir siyaset sınıfı oluşturmayacaklar. Görev süreleri sona erdiğinde, kendilerine milletvekili olarak yapabilecekleri ve toplumun ihtiyaçlarının gerektirdiği yeni görevler verilmedikçe, daha önce yaptıkları işlerine geri dönerek sorumlu yurttaşlar olarak çalışıp yaşamaya devam edecekler.
Öte yandan, milletvekilliğinin sona ermesi de, sadece, yasalarda önceden belirlenmiş sürelerin dolması ya da yeni seçimleri kaybetme nedeniyle olmayabilir. Onları seçerek o görevlere getiren seçmenler, bir başka nedenle daha kendilerini görevden alabilirler. “Geri çağırma hakkı” adı verilen bir hakkı, yine önceden bilinen koşulların gerçekleşmesi durumunda, belirlenmiş kurallar çerçevesinde kullanır ve seçtiklerini geri çağırabilirler. Bütün bunlar ve benzeri kurallar ile kurumlar ülkeyi gerçekten “halkın yönetimi yahut iktidarı” denebilecek bir düzeye getirmiş olabilir.
Bundan 10 yıl kadar önce miydi yoksa birkaç yıl daha eski miydi, bugün ikisi de hâlâ siyaset sahnesinde olan iki politikacıdan biri anlatmış, öteki de yalanlamamıştı. Yalanlanmayan öyküye göre, daha alt düzeyde görevli olan politikacı birinciye kendi iddiasına göre epey sıkı bir siyasal ahlak kuralları bütünü önermiş ve böyle kurallar getirirsek ilçe başkanı yapacak adam bulamayız yanıtı almıştı. Belleğimde kaldığı kadarıyla yazıyorum. Kaynak ise iki kişi arasındaki konuşmanın onlardan biri tarafından aktarılmasından ibaretti. Dolayısıyla, güvenilirliği aktaranın doğruculuğu ile sınırlıdır. Yine de, bu somut aktarımın düşsel bir sahne olduğu varsayılsa bile, buna benzer bir konuşmanın ülkemiz koşullarında gerçekleşme olasılığının bulunmadığı söylenemez.
Demem o ki, ülkemizi sevmekte de onu dipten doruğa dönüşümden geçirmek için inat etmekte de haklıyız.