Mesut Odman
Olmaz dememeli
Yayın Tarihi: 10.07.2026 , 00:07 Güncelleme Tarihi: 10.07.2026 , 00:08
“Neler oluyor hayatta?” diye bir şarkı vardı eskiden. Başına gelmedik kalmayan chp adlı partimizin Ecevit’li zamanlarında partinin bir tür “resmi” şarkıcısı sanılan yahut sayılan bir hanım şarkıcı söylerdi. Nedense, son günlerde ikide bir dilime takılıp duruyor. Ama konu o olmayacağı için şarkıyı türküyü bırakıp birkaç ilginç haberi art arda sıralayalım:
- Trump Ankara’daki zirvenin sonunda düzenlediği basın toplantısı sırasında, kendisinin kolay bir iş yapmadığını, güçlükler arasında öldürülme olasılığının da bulunduğunu söyledi; hatta oldukça yüksek bir oran da verdi.
- Ankara’ya gelirken kullandığı Katar şeyhinin armağanı, olağanüstü özelliklere sahip, onlarla da yetinilmeyip kendi adamları tarafından elbette güvenlik önlemlerinin de özellikle gözetildiği değişiklikler yapılmış uçağını Avrupa’ya gönderip kendi imalatları başkanlık uçağını kullanarak ülkesine döneceğini açıkladı. Neden olmasın, biraz eser akıllı olsa da, koskoca ABD başkanı, istediği uçağı kullanamaz mı? Buna kim ne diyebilir! Ama gösterdiği gerekçe pek de ciddi sayılamazdı. “Katarlı dostunun göz kamaştırıcı armağanını Avrupa’daki Amerikan askerlerinin de görüp incelemelerini istediği” türünden ciddiyetten uzak bir gerekçeydi.
- İranlı komşularımızın bizim “kırk gün gün kırk gece” diyerek uzattığımız masallara yakışır düğünlerimizden esinlenerek midir nedir, bir türlü tamamlayamadıkları cenaze törenlerinin Meşhed kentindeki bölümünde, belki başka kentlerde de benzerleri olmuştur, yüksek bir binaya yukarıdan aşağıya kocaman bir pankart asıldığını gördük. Pankartta İngilizce iri harflerle “Trump’ı öldüreceğiz” yazılıydı.
Uzatmaya gerek yok. Şimdi siz gelin de kendinizi Bay Başkanın yerine koyun. Haydi diyelim ki o insanlar korku nedir bilmezler. Biraz olsun ürperdikleri de mi görülmemiştir ya da şöyle diyelim, ne badireler atlatmışlardır atlatmasına da, “can tatlı” der bizim halkımız, Amerikan halkının da buna benzer deyişleri yok mudur? Ben bilmiyorum ama bilenler vardır mutlaka. Hele 28 Şubat günü İran’ın Minab kentinde bir okul dolusu bebenin ölümüne yol açabileceği besbelliyken gözünü kırpmadan "canlar alına” buyruğu vermekten hiç çekinmeyen bir hükümdar, kendi canı söz konusu olduğunda ürkmez olur mu? Ürker elbette, insandır ne de olsa!
Şu son cümlede sözü geçen “canlar alına” buyruğu Amerikalı olanından çok bizim eski hükümdarlarımızın üslubuna benzedi galiba. Kaptırmış yazıp giderken oluyor böyle “şeyler”, bağışlayın. Yoksa, Allah'ın keferesi nerden bilecek bizim anlı şanlı hükümdarlarımız gibi konuşmasını!
Hangi birine değinsem, bilemiyorum. O son basın toplantısı, saldırganlık ve savaş çığırtkanlığı özellikleri bir an için ihmal edilebilirse, basbayağı eğlenceli sayılabilirdi. Hele o komünizm ile ilgili bölümü…
Bay Başkan’ın kendi ülkesinde komünizmin gelişimi ve düpedüz Amerikan rüyası için bir tehdit durumuna gelişi ile ilgili son zamanlardaki etkileyici çözümleme ve uyarılarını ülkemiz medyasında bile az çok izlemiştik. İzlerken de kendisinin üçüncü Cumhurbaşkanımız Celal Bayar’ın yetmişli yıllarda söylediği ve birkaç kez de yinelediği “Bu kış komünizm gelebilir.” özlü sözünden haberi var mıdır acaba diye düşünmemiş değildik. Basın toplantısının gazetecilerin sorularına açılmasıyla birlikte salondaki yabancı gazetecilerden biri o uyarılarla ilgili bir soru sordu. Burada iki olasılık olabilir: Biri, soru sahibi Trump’ın adamıydı ve tam anlamıyla bir çanak soru idi. Başkanına konuyla ilgili derin bilgisini ve önemli uyarısını bir kez daha yineleme fırsatı vermiş oluyordu. Öteki olasılıksa, Beyaz Saray’ın adamları dışındaki ciddi gazetecilerden biriydi ve buradakiler de biraz eğlensinler diye soruyordu. Her neyse, bundan sonra yazacaklarım iki olasılıktan hangisi geçerli olursa olsun anlamlıdır.
Bay Başkan’ın komünizm ve komünistler hakkındaki derin bilgisi şaşırtıcıydı. O derinliği anlatmam çok zor, o yüzden bu kadarla yetiniyorum. O arada Lenin’in adını vurgulayarak söylemesi toplantıya ayrı bir hava kattı. Bilgisinin şaşırtıcılığı içinse şu kadarını söylemek yeterli olabilir: Bir zamanlar bizdeki kıyıda köşede kalmış kahvehanelerde kâğıt oynayacak adam bulamayan ihtiyarların “biraz da siyaset konuşalım” diyerek giriştikleri sohbetleri andırıyordu. Bir de, 11 Eylül 2001’de Müslüman savaşçılarının İkiz Kulelere yönelen saldırısı ile 7 Aralık 1941’de Japonya uçaklarının ABD’nin Hawaii’deki Pearl Harbor üssünü bombaladıkları saldırıyı aynı cümlede ve hangi bağlamda yapıldığı belirsiz bir karşılaştırmada kullanması da az buz zekâ ürünü değildi doğrusu. Gerçi benimki de pek aşırı bir titizlenme, Mesleki açıdan çok başarılı, çok da zengin bir emlakçi ve sekiz savaşı bitirdikten sonra dokuzuncuyu sona erdirerek Nobel Barış Ödülünün rakipsiz adayı olmasına ramak kalmış, insanlığın iyiliği için her şeyi yapan bir devlet adamı, bir de tarih mi öğretsin!
Eski yıllarda bu köşedeki yazıların birinde, 9-10 yaşlarındayken ilk kez babamdan dinlediğim bir öyküden söz etmiştim. Bir kez daha onun yeri geldi sanıyorum.
Yıllardan 1402. Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid ile Timurlenk’in orduları bizim Ankara’nın Çubuk Ovası’nda çarpışıyorlar. Savaşı Timur kazanınca Yıldırım tutsak edilerek Timur’un huzuruna getiriliyor. Bir bacağı aksak olan Timur, Bayezid’in de bir gözünün görmediğini anlayınca, ellerini gökyüzüne açarak “Hey büyük Allah’ım, dünyayı bir körle bir topala mı bıraktın?” diyor.
Trump’ı hiç bilmiyor değiliz de, son birkaç gün boyunca, üstelik bu kadar uzun uzun ve bu kadar yakından izleyip dinledikten sonra, Timur’dan daha çok şaşırmamak ne mümkün! Üstelik o dünyanın kimlerin elinde olduğunu çok da bilemeden konuşmuş. Oysa, bizim ayağı değil aklı aksak zat-ı muhterem, şimdilik bile olsa, dünya benden sorulur havasında. Öyle görünüyor. İsteyen komik desin, isteyen trajikomik…