Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Benzemenin masumiyeti

Bile isteye, önünü açıp kolaylaştırarak benzersin, işte orada kime ya da neye benzediğine bağlı olarak, en büyüğünden en küçüğüne, en göz yumulabilir olanından en bağışlanmazına kadar sıralanmış suçlardan birini ya da birkaçını işlemişsin demektir.

Yayın Tarihi: 14.08.2026 , 01:23 Güncelleme Tarihi: 14.08.2026 , 01:23

Benzemek var, benzemek var.

Biri, istemeden olur, doğanın gücüdür, ne kadar uğraşırsan uğraş, biraz sınırlayabilsen yahut yönlendirebilsen bile tümden önüne geçemezsin.

Öbürü pek de farkına varmadan gerçekleşir, uyanık davranırsan, önemli ölçüde engelleyebilirsin.

Bir de üçüncüsü var ki, bile isteye, önünü açıp kolaylaştırarak benzersin, işte orada kime ya da neye benzediğine bağlı olarak, en büyüğünden en küçüğüne, en göz yumulabilir olanından en bağışlanmazına kadar sıralanmış suçlardan birini ya da birkaçını işlemişsin demektir. Suç işlemek dediysem, her durumda ve her özne için doğru olmaz bu eylemi kullanmak; benzemek istediğine hayranlık duyan ya da zaman içinde hayranlık geliştiren için suç işlemek değil, muradına ermek deyişi uygun düşer.

Benzeyen özne, bir kişi de olabilir, bir insan topluluğu yahut bir ülke, bir toplum da…  Bir kişiyse benzeyen, bir kişi değilse bile küçük bir topluluksa, benzediğinin kendi başlangıç amaçlarına yakınlık ya da uzaklığına bağlı olarak, eleştirilebilir. Bu eleştiriler yerden yere vurma deyimiyle anlatılabilecek ağırlıkta da olabilir. Yine de eleştiriciler genellikle çok insafsız davranmazlar; çünkü, ne de olsa, etkilenenlerin ve ortaya çıkan duruma ilgi gösterenlerin sayısı azdır, vakit ayırıp uzun uzadıya konu etmeye gerek duyulmaz.

Buna karşılık benzeyen özne, hatırı sayılır büyüklükte bir topluluk, bir ülke, bir toplumsa eğer, sıkça kullanılan bir söyleyişin yeri gelmiş demektir, “o zaman iş değişir.” Hem de epeyce değişir. Hele insanlığın yüzlerce yıldır sürüp gitmekte olan ezilişine, sömürülüşüne, yaşamaktan bıktırılışına kesin bir son verme “iddiası” ile ortaya çıkarak gücü ele geçirenler, uzunluğu çok da önemli olmayan bir zaman dilimi içinde bırakalım o iddiayı gerçekleştirme konusundaki başarı düzeyini, bir de üstelik eski dünyanın temsilcilerine benzemeye ve ülkelerini benzetmeye başlamışlarsa, nasıl der halkımız, “çekiver kuyruğunu gitsin.”

Şimdiye kadar yaşanmışlar içinde belki de en tuhafı olan yirminci yüzyıl, sonlarına doğru mu demeli, böyle çekilivermiş kuyruklarla dolmuştur.  Buradaki “tuhaf” sözcüğünün üzerinde yeterince kafa yormadan yazıldığı anlaşılıyordur, sanırım. Ayrıca, ondan önceki cümleye hemen, oysa ne coşkulu iddialarla başlamıştı, diye hüzünlü bir cümle de eklenebilir. Böylece, üzerinde pek düşünmeden yazılıvermiş sözcükler ve hüzünlü cümlelerle dolu bir paragraf ortaya çıkar ki, muradımın bu olmadığını belirtmek durumundayım. Ama bunlar yazının da yazarının da hâlet-i rûhiyyesini anlatmak bakımından çok da uygunsuz sayılmaz. Eskiden hâlet-i rûhiyye derdik, küf kokan bir deyiş olduğunun farkında olarak artık dememeye uğraşsam da dilimin ucundan dökülüveriyor zaman zaman.

Başıyla sonu ayrı telden çalıyordu. Yirminci yüzyılın demek istiyorum. Savaşlar, dolayısıyla ölümler ve katliamlarla başlamasına karşın emekçi insanlığın ayağa kalkışına ve daha önce hiç görülmemiş bir güçlülük görüntüsüne tanıklık edilen yüzyılda aynı insanlık daha düşük şiddette olmayan karşı saldırılara baş eğmeden yoluna devam edip gücünü yaygınlaştırırken, belki de tam yerleşiklik ve oturmuşluk kazanırken, bütün bu görünüme bakıldığında az önceki tuhaf nitelemesini nerdeyse haklı çıkartacak bir sonla karşılaşmıştı.

O son yaklaşırken hiçbir masumiyet kırıntısı barındırmayan bir benzeme olgusu vardı. Bir yandan Batı dünyasının ideologları, iki “sistem”in gitgide birbirine benzediklerini, genellikle de Doğu'daki daha geri olanın Batı'daki gelişmiş olana benzer özellikler kazanmaya başladığını öne sürerek buradan bir üstünlük sonucuna ulaşmakla birlikte, bu durumun barışa hizmet etme gibi her iki taraf için de olumlu yanları bulunduğunu savunuyorlardı. Öte yandan, karşı tarafta da bu ideolojik çözümlemeleri haklı çıkartacak öznel ve nesnel eğilimler eksik olmuyordu. O kadar ki “sosyalist” olarak adlandırılan ülkelerde yaşayan aydınlar arasında Batı hayranlığı belli bir yaygınlık kazanmış; aydınlar bir yana ülkelerin iktidardaki partilerinde üst düzey yönetici konumlarındakiler bile bu hayranlığın etkisi altına girmişlerdi.

Söz buraya gelmişken okurların bir anımı anlatmamı hoş göreceklerini umuyorum.

Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin yetmişinci yıldönümünde o devrime öncülük eden partinin genel sekreteri çok önemli olduğu söylenen bir konuşma yapmıştı. Zaten devrimin yıldönümlerinde partide birinci derecede sorumluluk taşıyan kimse onun bir konuşma yapması, kuşkusuz önceden bir kolektif çalışmayı da içeren o konuşmada devrimin ulaştığı aşama ve önündeki güçlüklerle imkânlara ilişkin değerlendirme ve öngörülerde bulunması, son derece doğal, beklenen bir durumdu. Hele devrimin gelişmesi bakımından ciddi birtakım değişiklikler ortaya çıkmaya başlamışsa, bu yıldönümü konuşmaları daha da büyük önem kazanırdı.

Biz de yetmişinci yıl konuşmasını öyle bir konuşma olarak görüp dilimize çevirmeyi ve o zamanki Dönem Yayıncılık tarafından yayımlanmasını gündeme almıştık. Metnin İngilizcesini bulabildiğimiz en kısa sürede elde ettik ve içimizden iki kişi, 2024’te aramızdan göçen sevgili dostum ve yoldaşım Candan Baysan ile ben, bir akşam oturup çeviriye başladık. Çok uzun bir metin değildi, Türkçesinin 60 sayfanın biraz üzerinde olduğunu hatırlıyorum, ama ertesi sabah dizgiye gönderilmesi gerekiyordu. Sayfaları paylaştık ve ikimiz iki ayrı odada işe başladık. Başladık başlamasına da yavaş gidiyorduk; çünkü ilginç bir metindi elimizdeki. Örnek olsun, odaların birinden yükselen “Vay canına, çok iyi!” benzeri takdir dolu bir mırıldanmayı, üç beş dakika sonra, öteki odadan gelen “Yuh be, bu kadar da olmaz!” itirazı izliyordu. Bu mırıldanma ve itirazlar, zaman zaman, eline ilgili sayfayı alıp yan odaya kanıt göstermeye koşmayı getiriyordu. Sonunda bu anlık tepkileri sınırlamaya, hatta olabiliyorsa bitirmeye karar verdik. Böylece bizde tam bir eklektik başyapıt izlenimi yaratan metni söz verdiğimiz sürede çevirip tamamlamayı başarabildik.

Başarabildik başarmasına da canımız sıkılmıştı; can sıkıntısının ötesinde, nasıl gidereceğimizi bilemediğimiz bir moral bozukluğu içindeydik. Gece yarısı çoktan geride kalmıştı. Kâğıtlarımızı toparlayıp çıkarken bu kez de buldukları fiyakalı başlığa takıldık: “Yolumuz Ekim’in Yolu, Öncülerin Yoludur” idi o başlık.

Hangimizin ağzından çıktı, şimdi hatırlamıyorum, “Ulan, Ekim’in yolu buysa, biz neyin yolcusu oluyoruz?”  dediydi içimizden biri. Candan efendi çocuktu, öyle ulanlı mulanlı konuşmazdı. Demek, bendim.

Yazarın Son Yazıları