Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Gerçekçi iyimserlik

Gözü karşıt güçlerin büyüklüğünden, engellerin aşılmazlığından başka şey görmeyen insanın yaşamı güzelleştirmek için zorlu mücadelelere girmek şöyle dursun, kılını kıpırdatması nasıl mümkün olsun?

Yayın Tarihi: 11.09.2026 , 00:13 Güncelleme Tarihi: 11.09.2026 , 00:16

Doksanlı yılların başlarındaydı. Siyasal nitelikli ya da amaçlı olmayan, “mesleki” denebilecek köşe yazıları yazıyordum; hadi “siyasal olmayan yazı ne kadar olursa” diye ekleyelim. O yazıların da içinde bulunduğu aylık bir yayın ülkenin hemen hemen her yanındaki yerel gazetelere gönderiliyor, gazetecilerden bu yazıların tümünü ya da istedikleri bölümlerini yayımlamaları bekleniyor; böylece gönüllüğe dayalı bir işbirliği içinde çeşitli boyutlarıyla üretkenliğin anlaşılmasına ilişkin katkı sağlayabilecek bir “farkındalık” yaratılması umuluyordu. Umulanın ne kadar gerçeğe dönüştüğünü gösterecek bir araştırma yapılmadıysa da emeklerin büsbütün boşa gitmediğini gösteren birtakım geri dönüşler alınmıştı.

Şimdi, orada üzerinde durduğum çok çeşitli konuların birinden yola çıkarak, birkaç söz söyleyeceğim. Haklı bile görünse, şu günlerde iyimserlik de nereden çıktı sorusuna aldırmadan…

Yaşadığımız hemen her durum, iyimserlik ve kötümserlik tohumlarını bir arada barındırır. Ama ben ille de iyimser olmak zorundayız, diye düşünüyorum. Bu düşünceyi biraz düzelterek dile getirirsek, nesnel durum ne kadar umutsuz görünürse görünsün, iyimser yanımız ağır basmalıdır.

Nereden mi varıyorum bu yargıya? Birkaç çıkış noktam ya da dayanağım var. “Birkaç” diyerek belirsizlik içinde bırakmak yerine, bunların sayısının üç olduğunu hemen belirtip her biri için bazı açıklamalara girişmek doğru olacak.  

Birincisi, kötümserlik, nesnel değerlendirmeler yaparak ayakları hiç mi hiç yere basmayan girişimleri önleyebilmek bakımından bazı yararlar sağlayabilir. Kötümser insan demeyelim de kötümser yanı ağır basan insan, iyi bir eleştirici olabilir; olup bitenlere dışarıdan bakarak iyice abartıp işi yokuşa sürerek de olsa, neyin ya da nelerin olmayacağını, gerçekleşemeyeceğini hatırı sayılır bir “isabetle” ortaya koyabilir. Ama, çoğu kez, bir gözlemcidir o; yapılmakta olana bütün benliğiyle sahip çıkmaz; bir türlü giderilemeyen eksikler karşısında kimi zaman üzüntüye kapılsa, öyle görünse, hatta gerçekten üzülse bile, sımsıcak bir bağlılık duymadığı aşağı yukarı belli olur; olup biteni bilgiççe izleyip kaçınılmaz kötü sonu önceden haber veren uğursuz bir kâhindir sanki. Oysa işin içinde olan, kanıyla canıyla sorumluluk duyan, olumlu sonucun ya da başarının yahut zaferin gerçekleşmesi için elinden geleni yapan insan iyimserdir; iyimser olmak zorundadır; yoksa, ne amaçlara bağlılık kalır ortada, ne de onlara ulaşacak güç.

İkincisi, her zaman ve her durumda, bir sürü olumsuz koşullar, engelleyici etkenler vardır. Buna karşılık, pek çok uygun koşul, destekleyici etken de bulunur. Bunlar arasında değişik biçimlere bürünen sürekli bir çatışma, bir mücadele söz konusudur. İlerleme de bu mücadelenin ürünüdür; o çatışmanın gelişmeden yana çözülmesiyle ortaya çıkar. Öyleyse, kötümserliğin kaynağı olan güçlüklere, olumsuzluklara, karşıt güçlere takılıp kalmak, her türlü ilerleme düşüncesinin, değişim ve gelişmenin de düşmanıdır.

Üçüncüsü, şöyle bir dayanağım olduğunu da ekleyebilirim: İnsanlar, ne kadar kötü koşullar altında olursa olsun, yaşamaktan bir tat almaya çalışırlar. Çok farklı tanımlarla dile getirilmiş de olsa “mutluluk” diye ortak ad takılmış bir amacın ardından giderler. Hiçbir tat alınamayan, tanımı hangi ayrıntıları içerirse içersin “mutluluk” düşü yok olmuş bir yaşamı sürdürmek mümkün müdür? Zaman zaman mümkün, daha doğrusu, çaresizliğin öbür adı olsa bile, böyle bir yaşama katlanmanın son derece güç olacağı, nerdeyse bir işkenceye dönüşeceği belli değil midir? Bitip tükenmez, iflah olmaz, süreğenlik kazanmış bir kötümserlik, böyle çekilmez bir yaşama çıkarılmış en etkili çağrı yerine geçmez mi? Tümünü birden toparlayarak söylemeye çalışırsak, gözü karşıt güçlerin büyüklüğünden, engellerin aşılmazlığından başka şey görmeyen insanın yaşamı güzelleştirmek için zorlu mücadelelere girmek şöyle dursun, kılını kıpırdatması nasıl mümkün olsun?

Ancak, mutlak anlamda iyimserlik ya da kötümserlik değil burada söz konusu edilen. Bir tür, diyelim, görelilik var; göreliliğin türü olur mu, biraz karışık, tür yerine derece demek daha doğru belki de. Anlatmak istediğim, genellikle iki karşıt eğilim, iyimserlik ile kötümserlik bir arada bulunuyor; çünkü bu iki eğilimi besleyen koşullar birlikte var oluyor. Bu nedenle, “Her zaman iyimser olalım!” diye bir öneride bulunmuyorum.  Demek istediğim şu ki, Polyannacılığın bir benzerini öne sürmüyorum. “İyimser yanımız ağır basmalı!” diyorum sadece. Herhangi bir amaçla, hele hele devrimci bir amaçla bir araya gelmiş insan topluluklarında bu anlamdaki iyimserler çoğunluğu oluşturmuyorsa, sayısal çoğunluğu kastetmiyorum, topluluğu yönlendirme ve sürükleme anlamında niteliksel bir çoğunluğa sahip değillerse, hadi hiçbir amacın demeyelim ama, büyük amaçların gerçekleştirilmesi imkânsızlaşır; hemen hemen aynı anlama gelmek üzere, çok büyük ölçüde rastlantılara bağlı kalır.

Ülkemizde pek çok okuryazar kendisinde dilimizin yetersizliğinden söz etme hakkı olduğunu varsayar. Oysa bu hakkı kendilerinde görenler başta olmak üzere, dilimizin var olan zenginliğinin de sık sık gözden kaçırıldığı bir gerçektir, dersek abartmış olmayız. Burada üzerinde durmaya çalıştığımız üç sözcük için de böyledir. Sözlüklerde bile kötümser ile karamsar eş anlamlı olarak belirtilir. Bana sorulursa, karamsar, türetildiği kara sözcüğünün etkisiyle kötümserin anlattığının epey ilerisinde bir anlamı çağrıştırır. Biraz daha açmaya çalışalım.

Kötümserlik, kimi zaman, nesnelliğin gereği olarak ortaya çıkabilir; nesnel bakış kaygısıyla kötümser bir sonuca ulaşılabilir. Karamsarlık ise kökleşmiş, kemikleşmiş kötümserliktir; nesnel değerlendirmenin değil, tersine, sadece ya da ağırlıklı olarak olumsuz etkenlerin hesaba katılışının göstergesi ve ürünüdür. Örneğin, devrimcinin karamsar olmaya hakkı yoktur; bir insan olarak hakkı vardır da devrimci olmaktan vazgeçmeyi, o kadar denemese de uzaklaşmayı kabullenebilirse vardır.

Bir de şu: Tutarlılık aydın olmanın gereklerinden biriyse eğer, karamsar aydının sonu intihardır. Bununla birlikte, ne yazık mı demeli, her canlıda bulunduğu varsayılan yaşama içgüdüsü çoğu kez üstün gelir; intiharlar o kadar da çoğalmaz. Kötü değildir bu, koca Nâzım’ın dediği gibi “yaşamak güzel şey”, ne de olsa. Ancak, çoğu kez üstün gelen yaşama içgüdüsü, aynı sıklıkta olmasa bile, aydını koyuna dönüştürebilir.

Bunca sözün sonunda, benimsenebilir bir yaklaşım, bir bakış açısı ya da denebilirse, bir davranış biçiminin adını koyma çabasına girilirse, bu yazının başlığını iyi bir örnek olarak öne sürmekte sakınca görünmüyor.

Yazarın Son Yazıları