Mesut Odman
Yeni okumalara doğru
Yayın Tarihi: 03.09.2026 , 21:06 Güncelleme Tarihi: 04.09.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
İki haftalık zorunlu aradan sonra yeniden başlarken yazdıklarımda biraz aşırı görünen bir kişisellik bulanlar olabilecektir. Bunun için hazır ettiğim özrümü hemen belirtmiş olayım. Öyle düşünen okurlar olursa, kusuruma bakmasınlar.
Efendim, benim delikanlı bir torunum var, halkımızın güzel bir alışkanlığına uyarak söylemek isterim, ellerinizden öper. Birkaç hafta önce üniversite eğitimine başladı. Çok iyi bir öğrencidir, bütün sınavlarda istediği her alana yönelebilecek dereceler elde etmişti. Psikolojiyi seçti. Günümüzün gençlerinde böyle yaygın denebilecek bir eğilim var sanki. Çocuklar her an karşılaşabildikleri kötülüklerin sorumlusu olarak gördükleri kişilerin sağaltılmasıyla dünyanın daha yaşanabilir kılınabileceğini mi düşünüyorlar acaba?
Ne kadar uğraştıysam caydıramadım. Gerçi uğraşlarım yeterli desteklere sahip değildi. Oysa o annesiyle babasının sağladığı özgürlük ortamı içinde hiç ödün vermedi ve bir eski kuşağın zavallıca çabalarını boşa çıkardı. Bundan böyle sana düşen, o çocuğun seçtiği alandaki yukarıda açığa çıkan cehaletini tez elden giderip yaş ve coğrafya farkının yarattığı iletişim kopukluğuna yeni bir olumsuzluk eklememektir, diye düşündüm kendi kendime. İlk bakışta mantıklı görünüyordu. Ama bu yaştan sonra ruh bilim öğrenciliğine başlayacak halimiz mi var, sorusu da hemen ardından geliyordu.
Tam o sıralarda, İnci Boyacıoğlu hocamızın buradaki ilk köşe yazısını okudum. Yazı şöyle bitiyordu: “ (…) iki haftada bir çarşamba günleri sosyal psikoloji alanının birikimine yaslanan yazılarla soL Haber’de olacağım.”
Eh, “körün istediği bir göz” diye başlayıp biraz değiştirerek devam edelim: “sonunda buldu iki göz”. Daha ne olsun?
***
İnci hocamızın ikinci yazısı da kalem oynatmaya uygun geldi üstelik:
“(…) hayal kurmak sağlıklıdır. Benim düşlediğim dünyada, turizm psikologlarının da dahil olduğu büyük bir ekip var ve biz emekçiler için en muhteşem tatil kategorilerini planlıyorlar. Onların hayal güçlerinin insani bir dokunuşa dönüşebildiği her yerde dünya daha da güzelleşiyor…”
Doğrudur, hayal kurmak sağlıklıdır. O kadar da değil, hayal kurmadan hiçbir şey kuramazsınız. Kim bilir, yazarken ve konuşurken Marx’ın o sözlerini ne kadar yinelemişimdir! Şimdi de bir alıntı olarak değil, belleğimde kalanları yeniden yazarak yineleyeceğim.
Biz insanların arasındaki mimarların en acemisini en usta arıdan üstün kılan, bizimkilerin kuracakları yapıyı önce kendi kafalarında kurmaları, başka bir anlatımla, hayal etmeleridir.
Bu söylenen, sosyalizm kuruculuğu söz konusu olduğunda da geçerlidir. Yeter ki, hayallerimizin dayanakları sağlam olsun ve onları gerçekleştirmek için bütün güçlerimizi ortaklaştırabilelim.
Yalnız, İnci hocamızın ikinci yazısından yaptığım alıntıdaki bir sözcüğe takılmadan geçemeyeceğim. “Turizm psikologları” tamlamasındaki ilk sözcüktür bu. Bana sorulursa, kuracağımız dünyada bu sözcüğü unutmalıyız. Onun yerine tatil, dinlenme, emekçilerin tatili ve benzeri sözcükleri kullanmalı ya da, belki, ilerideki günlerde yepyeni bir sözcük bulmalıyız.
Nedenini, belki de biraz uzatmayı göze alarak, yazacağım.
Bundan 50 yıl önceydi. Türkiye İşçi Partisi’nde karşı plan, kontr plan, işçi sınıfının planı yakıştırmalarıyla anmaktan hoşlandığımız bir çalışma yapıyorduk. Parti’nin Merkez Eğitim, Bilim ve Araştırma Bürosu’nun sorumluluğunda parti üye ve sempatizanlarının katılımıyla yürütülen ve iki yıl kadar süren bir çalışmaydı bu. Katılanlar arasında devletin “planlama teşkilâtı”nda görevli uzmanlar ve bazı yöneticiler de vardı.
Çalışma bir düşünce olarak ilk kez parti genel başkanı Behice Boran tarafından yukarıda andığım büronun üyesi olan Yalçın Küçük ile bir sohbette ortaya atılmış, daha sonra Yalçın Hoca tarafından geliştirilip olgunlaştırılmış ve uygulanabilir bir projeye dönüştürülmüştü. Bununla birlikte, Yalçın Hoca çalışmanın tamamlanmasından önce partiden ihraç edildi; çalışmanın sonuçlandırılmasını sağlayan -benim de aralarında bulunduğum- yol arkadaşları ise daha sonra tasfiye edildiler.
Sözü daha fazla uzatmadan “turizm” sorununa gelelim.
Plan metninin kendisi iki ana bölümden oluşuyordu. İlkinde, planın uygulanması öngörülen beş yıllık döneme ilişkin başlıca ekonomik büyüklüklerle ilgili çözümlemeler ile hedef ve öngörüler sergileniyordu. İkinci ana bölümde ise belli başlı sektörlerle ilgili raporlar yer alıyordu. Bu raporlarda o sektörlere ilişkin başlıca yaklaşımlar açıklanıyor, var olan durumlar ele alınıyor ve geleceğe yönelik olarak yapılması gerekenler üzerinde duruluyordu.
Bu sektör raporlarından biri de turizm idi. Ancak, daha adından başlayarak büsbütün farklı bir bakış açısı getirmeye çalışmıştık. Bu çerçevede, “turizm” diye bir sektöre yer verilmemişti. O raporun adı “işçi ve emekçinin tatili” idi. Burada neden, örneğin, “emekçiler” değil de “işçi ve emekçi” dediğimizi şu anda hatırlamıyorum. Şimdi düşündüğümde bana gereksiz görünüyor. O günlerin bir alışkanlığı, deyip geçelim.
Raporun ilk paragrafını buraya aktarıyorum:
“Çalışanların dinlenmeleri, dinlenme sürelerini başka insanlarla ilişkilerini geliştirerek, hayata bağlılıklarını artırarak değerlendirmeleri, hem onların en doğal hakkıdır hem de çalışma yaşamının niteliğini yükseltmenin bir gereğidir.”
Tam da bu noktada çalışmanın en büyük talihsizliğinden söz etmek gerekiyor. Birçok başka bölüm olduğu gibi bu bölüm de bir tür sansüre uğradı ya da bugüne ulaşamadı. Bir tür sansür derken, aradan yarım yüzyıllık çok uzun bir süre geçtikten, üstelik pek çok arkadaşımız aramızdan göçtükten sonra, eski defterleri açmanın bir işe yaramayacağını düşünerek burada kesiyorum.
Şu kadarını ekleyerek bırakacağım: Yayımlanan resmi kitabın adı “Demokratikleşme için Plan” idi. Oysa biz tasfiye edilenler “Ne için mücadele ediyoruz?” sorusuna, “demokrasiyi geliştirerek gitgide sosyalizm mücadelesine elverişli bir aşamaya ulaşmak için" değil, "iktidarı ele geçirerek sosyalizmin kuruluşuna girişmek için” yanıtını veriyorduk. O plan çalışmasının somutunda ise demek istediğimiz özetle şuydu: “Yarın iktidara gelsek bunları yapmaya başlarız ve beş yıl boyunca şunları, şunları yaparız. Bütün bunların da dayanakları, dolayısıyla yapılabilirliği vardır ve şöyledir.”
Kendisini hep “sahil çocuğu” olarak adlandırdıktan sonra, seksenine merdiven dayadığı yıllarda denize ayağını bile sokamaz olmuş ben, emekçiler için aralarında psikologların da bulunduğu geniş ekiplerin hazırladıkları tatil planı düşlerini okuyunca, aklıma bunlar geldi. Ne yaparsınız, kader, deyip bırakmayacağım elbette. O yazının başlığına döneceğim:
Tatil hakkımız, gün gelir söke söke alırız!