Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Mesut Odman

Mesut Odman

Öfkeli evliya

Evliya benzetmesine gelince, her ne kadar “ahir zaman” falan diyerek az çok kabul edilebilir duruma getirmeye uğraşmışsam da, herhalde ondan pek hoşlanmazdı. Ne dersen de, sende biraz evliyalık vardı be abi!

Yayın Tarihi: 09.04.2026 , 23:27 Güncelleme Tarihi: 10.04.2026 , 00:01

Bizim Orhan Gökdemir iki gün önce burada hocasını yazarken, “Bu öğrencilik işi de biraz platoniktir. Bizim öğrenciliğimiz onun devrimciliğine çırak yazılmaktan ibarettir” diyordu. Bu satırları okurken, bizimkini düşündüm. Bizimki dediğim, Candan Baysan ile benim öğrenciliğimiz. Bizimki kayıtlı kuyutlu olanıydı. Biz devletin üniversitesinde öğrenciydik, o da bizim oradaki hocamız. Yakın zamana, Candan aramızdan göçüp gidene kadar dostluk ettik, pek çok iş yaptık birlikte. Şimdi hocamız da gitti. Bir ben kaldım. 

Onun öğrencisi olduğumda, Candan’ınki biraz daha eskidir, yıllardan 1970’ti. Birmingham’dan yeni gelmişti. O zamanlar Batı üniversitelerinde epey çoğalmış Sovyet incelemeleri enstitülerinin belki de en iyisinde çalışmalar yapmış, basılmayı bekleyen birçok hazırlıkla dönmüştü. Onları ilk kez biz, üç yakın arkadaş ve fakültenin ilgili görevlisi bastık, teksir edilmiş ders kitapları olarak. Ardından kitaplaştırıldı. Eklenen uzun bir giriş bölümü ile birlikte ve Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu adıyla yapılan sonraki basım ise, bana sorulursa, hâlâ aşılamamış bir başyapıttır.  

Bizim hocanın altmışıncı yaşı vesilesiyle hazırlanan ve YGS Yayınları tarafından 1999’da basılan Yalçın Küçük’e Armağan kitabında yer verilen “Yalçın Küçük Külliyatı” başlıklı derlemede onun yayımlanmış 45 kitabı görülüyordu. O tarihten sonraki yıllarda yayımlanmış olanlar için benzer bir derleme yapılmış mıdır, bilmiyorum. Yapılsa, bu sayı ne kadar artar, o konuda da sağlam bir kestirimde bulunamıyorum.

Yalnız, konu buraya gelmişken, bir noktaya değinebilirim.

Yalçın Hoca, arada bir, yazdıklarını tekrar okumadığını söyler dururdu. Bunu duyanlardan kendisinden hoşlanmayanlar olumsuz değerlendirmeler çıkarmışlardır hep. Oysa, söylediği oldukça basittir: Bu kadar çok yazan bir insan, bunu bir ihtiyaç olarak gördüğü için yapan bir insan, yazdıklarını kendisi okumak için vakit ayırırsa, nasıl o verimliliği sürdürebilsin? Hem, insan yazdıklarını tekrar tekrar okuma ihtiyacı duyuyorsa, yazarken aklı neredeymiş, öyle ya…

Ben bununla ilgili bir anımdan söz edebilirim şimdi. Bir gün bana şöyle dediğini hatırlıyorum: "Şair, Candan’la siz ikiniz benim kitaplarımı elden geçirip aşırı tekrarları ve aklınıza yatmayanları ayıklasanız, ne iyi olur…" Aşağı yukarı böyleydi. İkimiz de kem küm edip atlatmıştık. O cesareti bulamamıştık herhalde kendimizde. Şimdi, keşke yapsaydık ya da cesaret edebilseydik, diyorum kendi kendime.

Bu “şair” de nereden çıktı diyecekler için yanıtımı birazdan yazacağım.

Hoca kendi deyişiyle Paris’teki “gönüllü sürgün”ünden döner dönmez içeri alınmış, hapishane hapishane dolaştırıldıktan sonra, 2000 sonundaki Ecevit-Bahçeli-Yılmaz koalisyonunun çıkardığı af yasasından yararlanarak serbest kalmıştı. O sıralarda bir gün beni evinde konuk ederken, bir yandan o sıralarda keşfettiğini sandığım özel çay demleme usulünün ürünü çaylarımızı yudumluyor, bir yandan aklımıza ne gelirse konuşuyorduk. Bir ara, söz nasıl oraya geldiyse, kendisinin yeniden iktisat yazmaya başlamasının, dolayısıyla sabetayizmdi, isimbilimdi ve benzeri konuları bir yana bırakmasının iyi olacağını önerdim. Söz uzadı; o önce biraz, sonra çokça sinirlendi; en sonunda benim o yazdıklarının önemini anlamadığımı söylemeye başladı. Tartışmamız gitgide sertleşme eğilimi gösteriyordu; sonunda konuyu değiştirip bunu önlemiştik. Şimdi, düşünüyorum da, keşke o tekrarları ve isim toto alıştırmalarını ayıklama ödevini kabul etseymişiz. Bu “isim toto” tamlamasını o zaman ağzıma bile almamıştım elbette, hem tartışmayı kavgaya dönüştürmüş hem de sevgili hocamı gücendirmiş olurdum. 

Hoca’yı kaybettiğimizi öğrendiğimiz hafta başından beri birçok güzel yazı ve anma notu okuduğumu söylemeliyim. Onlarda Yalçın Küçük’le ilgili birçok doğru değerlendirme yapıldı, deyiş uygunsa, “hakkını teslim eden” yerinde sözler edildi. Ama bana sorulursa onun katkıları arasındaki bir öğe hiç unutulmamalı, hep önde tutulmalıdır. Aslında ta Manifesto’ya kadar götürülebilecek bir vurgudur bu. Tamamlayıcı bazı eklerle şöyle yazabiliriz: İşçi sınıfı, müttefikleriyle birlikte, siyasal iktidarı alır ve yepyeni bir toplum kurar.

Aslında bizde olan, ortaklaşa bir çabanın ürün verişidir. O kolektivitenin içinde Hoca’nın yeri ise özeldir. O zamanlar, ikinci Türkiye İşçi Partisi’nin kökeninde ve programında var olan damarın dışına çıkma eğilimi belirmişken, bir grup insan buna karşı koymuş ve parti dışında bırakılmıştı. Savunulan, sosyalist devrimdi ve ülkemizde bir devrim gündeme geldiğinde bunun işçi sınıfının öncülüğündeki sosyalist devrim olacağı öne sürülüyordu. Bunu savunanlar da “sosyalist devrimci” olarak anılıyordu. Kabaca böyle özetlenebilir. Sonunda parti dışında kalan bizler iç tartışmalarımızda devrimci mücadelenin iktidar kavramından ve hedefinden uzak tutulmasını çeşitli etkilere bağlı bir hata olarak saptamış, dolayısıyla sosyalist iktidar kavramının bu yıkıcı hataya karşı gerekli olduğu üzerinde birleşmiştik. Bu ortaklaşa düşünsel çabanın ürünü olan bir sonuçtu. Ama, bu ortaklaşmanın yönlendiricisi Yalçın Hoca idi. Buna karşı çıkanlar da oldu; sayıları zaten nicelik olarak büyük olmayan topluluk içindeki küçük bir gruptu. Hatta o arkadaşlarımızın ısrarlı karşı çıkışları yüzünden oylama bile yaptığımızı hatırlıyorum. Sonunda, çıkışımızın ve hazırlığını yaptığımız aylık derginin adının “sosyalist iktidar” olmasını kararlaştırmıştık. Bu adlandırmaya karşı çıkan küçük grubun ortak bir özelliği de vardı aslında. Ama bu bir tarih yazısı olmadığı için onu belirtmiyorum.

Gelelim yukarıda değindiğim ve açıklamayı sonraya bıraktığım “şair” yakıştırmasına…

Bizim hoca, başlangıcını unuttuğum kadar eski bir zamandan beri, bana “şair” deyip dururdu. Ne kadar eski olduğunu belirtmek için ekleyeyim, daha benim yazdığım tek bir dize bile yayımlanmamışken “şair aşağı, şair yukarı…” Sanki adım yok. 

Böyle dediğime bakmayın. Aslında şikayetçi değildim. Şair olmak kötü mü? Öte yandan, öğretmenler öğrencilerinin bütün özelliklerini, yeteneklerini, eksiklerini bilmelidir, öyle ya…

Bunca sözün ardından, benim onun için yazdığım bir şiire geleceğim. Benim Mayıs 2000 tarihinde basılmış ikinci şiir kitabımda yer almıştı bu şiir. Kendisi gönüllü sürgününden döndükten sonra Haymana cezaevinde yatıyordu. Ona bir mahpusun ihtiyaç duyacağı, devletin de engel olmadığı, çamaşırdı, şuydu buydu birtakım şeyler götürüp getiriyor; o parmaklıkların arkasında ben bu yanda sohbeti koyultuyorduk. Şiirin yazılışı o günlere rastlıyor.       

BİR SELAM

yılmaz bir adam bu

adı da öyle olmalıydı

 

yatar bozkırın ortasında

çıkar mı çıkmaz mı ne zaman çıkar

kimse bilmez

yatar durur küçük bir damda

 

hayır ama durmuyor

ne yokluk ne yalnızlık

ne yenilgiler yıkımlar

ne yalanlar

ne nisyan

ne zindan

ne tek tek ne hepsi birden

hiçbir musibet yıldırmıyor onu

kurcalıyor hırpalıyor sarsıyor insanı

ne kadar kalmışsa işte

 

ahir zaman evliyası dedikleri de

böyle bir ademdir herhalde

Kitabı imzalayıp kendisine vermediğimi biliyorum. Yine de, bir biçimde edinip sayfaları karıştırırken karşılaşmışsa bile, bu şiirin kendisi için yazıldığını düşünmesi uzak bir olasılıktır; çünkü herhangi bir ithaf yazmayı ya unutmuşum ya da bilerek yazmamışım. Diyeceğim, şiirin onunla bir ilgisini kurduğunu da hatta şöyle bir göz atıp geçtiğini de sanmıyorum. Ama açık bir ithaf yer alsaydı ve okumuş olsaydı, ne derdi bilmem. Berbat bir şiir, demeyeceğine eminim. “Şair, üzerinde biraz daha çalışman, biraz da Arapça, Farsça öğrenmen gerekirmiş” demesi yüksek bir olasılıktır. Evliya benzetmesine gelince, her ne kadar “ahir zaman” falan diyerek az çok kabul edilebilir duruma getirmeye uğraşmışsam da, herhalde ondan pek hoşlanmazdı.

Ne dersen de, sende biraz evliyalık vardı be abi!

Yazıya başlarken Orhan’dan söz etmiştim. Onu iyi tanırsın. Bitirirken, bizim çocuklardan tanımadığın birinin dün yazdıklarından üç beş satır aktaracağım. Nevzat Evrim’dir adı, benim kızımdan küçük oğlumdan büyüktür yaşı, senin mesleğindendir:

“Cephaneliğimize kattığın her fikir için, verdiğin her ilham için, öfken için, inancın için, seni okurken dolan gözlerim için teşekkür ederim, Yalçın Hocam. Şu hayatta tek gayem, senin sandık sandık ürettiğin cephaneye bir kurşun ekleyebilmektir.

Uğurlar olsun...”

Mesut Odman 'ın Son Yazıları