Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Kıvılcım Çağla

Yaşanmış Sosyalizm

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36

DÜNYA SOLA DÖNÜYOR - RUSYA ve ESKİ SOVYET CUMHURİYETLERİ Yazıları

Mehmet İnanç Turan'ın Yordam Kitap'tan çıkan kitabının adı Yaşanmamış Sosyalizm. Arka kapaktaki tanıtım yazısında şöyle yazıyor: "Yazar 'yıkıntı' olarak tarif ettiği SSCB'nin çözülüşünü, solun hakkını vererek değerlendiremediğini düşünüyor... Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin hiçbir zaman kurulamadığını, bir geçiş toplumu olduğunu ve giderek yozlaştığını iddia ediyor ve sosyalizm denemesinin başarısızlığının temelinde yanlış bir teori üzerine oturmuş politikanın yattığını öne sürüyor".

SSCB'de sosyalizmin yıkılışını anlamaya çalışan her çalışma benim için üzerinde düşünmeyi ve tartışmayı hak ediyor. SSCB'de yaşanan şey sosyalizm miydi sorusu gerçekten de önemlidir. Ben SSCB'de sosyalizmin yaşandığına inanıyorum, fakat yaşanmadı diyenlerin argümanlarını da dinlemeye hazırım. Ancak sorun şurda ki sosyalizm de desek geçiş toplumu ya da devlet kapitalizmi de desek SSCB'nin yıkılışını açıklamış olamayız. Buradaki temel yöntemsel yanılgı bence tarihte olmuş olanı olması zorunlu imiş gibi gören aşırı determinist anlayış. Yani SSCB yıkılmış olduğuna göre yıkılması nesnel olarak zorunlu idi diye düşünen anlayış. Böyle bakınca öznel süreçlerin önemi yok oluyor. Ayrıca yanlış bir teori üzerine kurulu politikaların mutlaka yıkım getirmesi gerekmiyor. Bunun en önemli kanıtı bizzat kapitalist iktisat teorisidir: Baştan sona bilim dışı, ideolojik kabullere dayanan kapitalist iktisat teorisinin bütün yanlışlarına ve kapitalist iktisat pratiğinin bütün krizlerine rağmen kapitalizm yıkılmadan yaşabiliyor ve biz yıkamazsak yaşamaya devam da edebilir. Nitekim gerçek hayatta çoğu zaman haklı ve doğru olan değil, güçlü olan kazanıyor. Dolayısıyla yenilmiş ya da yıkılmış olmak da yanlış olmak anlamına gelmiyor. Evet ama sosyalizm farklıdır diyenlere de Küba'yı örnek gösterebiliriz. SSCB'den çok daha zayıf bir maddi temele ve kıt doğal kaynaklara sahip ve yazarın yanlış gördüğü aynı teoriye (tek ülkede sosyalizm teorisi) bağlı olmasına karşın Küba'da sosyalizm yıkılmamıştır.

Turan, SSCB'de sosyalizm yaşandı diyenler için şöyle diyor: "Tarihin tozlu arşivlerine dalıp bir fare misali çalışmak istemeyenlerdi bunlar. Kolay yolu seçtiler araştırma emeği yerine sadece akıllarıyla hakikati bulacaklarını sandılar..." (agy, sf. 17). Bu tartışmada kendi bulunduğu tarafı da şöyle tanımlıyor: "Sovyetler Birliği'nin yıkılışının bilimsel nedenlerini anlamak isteyen ikinci kanat, tarihin gizli sayfalarını yeniden okumaya girişti. Bu çalışma ikinci kesimin yöntemini izliyor". Doğrusu "tarihin tozlu arşivlerinden" ve "gizli sayfalarından" söz eden böylesine iddialı bir giriş okuyunca epey umutlandım, şimdiye değin bilmediğim yepyeni şeyler okuyacağım, bilmediğim olgular, bilgiler, veriler göreceğim ve yeni bir bakış açısıyla karşılaşacağım sandım. Sonuç maalesef hayal kırıklığı oldu. Yazar pek az yeni bilgi veriyor ve bazı klasik teorik eserlere dayanarak "sadece aklıyla hakikati bulmaya çalışıyor". Kuşkusuz benim teorik akıl yürütmeye bir itirazım yok, ancak o zaman şu tozlu arşivler türünden reklam kokan sözler niye? Böyle iri laflar edenlere "siz hangi arşivlere girdiniz?" diye sormaya hakkımız yok mu? Yazarın alıntıladığı Marx, Engels, Lenin, Troçki, Stalin, Carr, Cliff vb klasik veya tanınmış teorisyenlerin tanınmış eserleri "tozlu arşivler" mi oluyor?

Ben bir tarihçi olarak tozlu arşivleri önemsiyorum çünkü 1991'den sonra Rusya'da gerçekten de arşivler üzerinde çok önemli bir mücadele oldu ve arşivlerden önemli belgeler yayımlandı ve yayımlanıyor. Örneğin Yuriy Jukov gibi ciddi tarihçilerin Stalin hakkında ezber bozan ciddi çalışmaları yayımlandı. Bu çalışmaların çoğu Rusçadan başka dillere çevrilmedi ancak Batılı sovyetolojide bile "revizyonist" eserler belirdi, totalitarizm teorisi sorgulanmaya başladı. Oysa bizim yazar bunlardan haberdar olmadığı gibi Batılı antikomünist sovyetologların bile artık Stalin'e atfetmediği veya eskisi kadar kesin konuşmadığı eylemleri bile Stalin'e mal ediyor. Örneğin Kirov'un 1934'te öldürülmesi hakkında şöyle diyor: "Tarihçilerin çoğu bu olayı Stalin'in planladığı görüşündedir. Böyle olsa da, olmasa da, sonuçta kendi yerine uygun görülen bir rakip ortadan kalkmış oluyordu ayrıca terörü tırmandırıp diğer muhalifleri yok etmek için de bir neden bulunmuş oluyordu".

Afedersiniz ama siz hangi tarihçilerden söz ediyorsunuz? Kirov cinayeti konusunda arşivlerden Stalin'i suçlayacak bir belge çıkmamıştır. Hem Stalin'in sağ kolu olan Kirov neden Stalin'e rakip olsun ki? Siz buna dair hangi arşiv belgelerini buldunuz? Hruşçov ve Mikoyan gibi oportünist unsurlar ne zamandan beri güvenilir tanık oldular? Bunlar sizin yozlaşmış bürokrasi dediğiniz adamlar değil mi? Şimdi itibarlı mı oldular?

Bu yazıda kitaptaki bütün iddiaları ve konu başlıklarını tek tek ele almam mümkün değil. Kısaca söylemek gerekirse yazar Troçkizmin bilinen tezlerini bunları yeni keşfetmiş bir eski Stalinistin heyecanıyla savunuyor. Yeni bir dine giren insanın daha dindar, daha ortodoks olması gibi bir durum. Bu noktada yazarı biraz anladığımı sanıyorum, çünkü benzer duyguları bir zamanlar ben de yaşadım. Sosyalizmin çözülüşünün yarattığı kaos ortamında Troçki'nin bazı tezleri bana da çekici gelmişti. Stalin'den şüphe duyduğum yıllar benim için de şu Hadi Uluengin denen Maocu döneğin ifadesiyle söylersek bir tür "cinnet yılları" oldu. Ancak bir süre sonra tarihin serin rüzgarı bütün kuşkularımı dağıttı.

Şimdi konunun özüne girmeye çalışalım. Bence SSCB'de sosyalizmin yaşanmış olup olmadığının temel ölçütü şu veya bu teori değildir. Teoriyi küçümsediğimden değil, ancak somut durumun somut tahlili gerekiyor. Sosyalizmi somut bir biçimde tanımlamak gerekiyor. SSCB'de işsizlik yoktu, tam istihdam vardı ve hiç kimse işsiz kalmaktan korkmuyordu. Bu çok önemli bir olgudur. Aynı şekilde SSCB büyük bir coğrafyada kapitalist ülkelerin elli veya yüz yılda aldığı gelişme mesafesini on yılda almıştır. Bu da bir olgudur. SSCB'de sömürü yoktu, insana müşteri değil insan gözüyle bakılıyordu, herkes insan onuruna yakışır koşullarda yaşıyordu. Kimse gelecek kaygısı taşımıyordu. Eğitim ve sağlık bedava idi. Bilimde, sanatta ve sporda Sovyet insanı tüm dünyada ön sıralarda yer alıyordu. Ulusal sorun çok büyük ölçüde çözülmüştü. Belli ölçüde yozlaşmaya rağmen eşitlik vardı, bürokrasinin çok sözü edilen ayrıcalıkları aslında önemsiz şeylerdi. Nitelikli bir işçi bir bakan kadar kazanabiliyordu. Bir bürokrat devlet malını çalsa bile harcayamıyordu, çünkü hem lüks tüketim malları (örneğin lüks otomobiller) yoktu hem de kaynağını açıklayamadığı bir serveti ortaya çıkaramıyordu. Örneğin ikinci bir ev satın alamıyordu.

SSCB'deki sosyalizmin artılarını ve eksilerini somut, ölçülebilir şeyler üzerinden değerlendirmek gerek. Bana göre, sadece tam istihdam bile hiçbir zaman hiçbir kapitalist ekonominin sağlayamayacağı çok önemli bir kazanımdır. Ben buna ve öteki somut kazanımların toplamına sosyalizm diyorum. Peki ya demokrasi diye sorulabilir. Tabii orası daha az somut bir alan ancak tamamen soyut değil. İlerde açıklamayı umarak şimdilik şu kadarını söyleyeyim: SSCB'de sorun bazılarının sandığı gibi daha az demokrasi değildi. Ayrıca yine başka bir yazıda ele almayı umarak şunları da ekleyeyim: Bürokrasi kötülüğün ve yozlaşmanın simgesi olmadığı gibi işçi sınıfı da sosyalizmin garantörü değildir. Yugoslavya ve Polonya'da sosyalizmin sonunu getiren özyönetim deneyimi ve bir işçi sendikası olan Solidarnoşç olmuştur. Sosyalizmde para, sürekli ordu ve bürokrasi neden olmasın ki? Bürokrasi, para ve ordu teknik olarak gerekli, çoğu zaman da zorunlu birer araçtır. İyi kullanılırsa hepsi gayet yararlıdır.

Peki ya Marx'ın ve Lenin'in sözleri ne olacak denirse yanıtım gayet açıktır: 1) Marx'ta sosyalizmin kuruluşuna dair işe yarar pek az bilgi vardır. O esas olarak kapitalizmi çözümlemiştir. Sosyalizm ve komünizm hakkında konuştuğu zamanlarda ise malesef pek soyut ve hatta bazen anarşizandır. "Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre" ne demek ki? Kulağa hoş geliyor ancak bilimsel değil, insan ihtiyaçlarının sınırı olmadığına göre herkese ihtiyacına göre vermek hiçbir zaman söz konusu olamaz.

2) Lenin'in belki de en büyük günahı Marx'a duyduğu aşırı saygıdan dolayı onu hiçbir yerde eleştirmemiş olmasıdır. Devlet ve Devrim'de sürekli ordu ve bürokrasi hakkında söyledikleri de Marx'ın ütopik bakışından kurtulamamış olmasından dolayıdır. Politikada ve pratikte bu türden ütopizmleri kolayca aşmış olan Lenin'in yer yer ütopizme kaçan bu eserini reddetmek zorundayız. Ayrıca Lenin'in sosyalist kuruluşa ilişkin temel sorulara yanıt vermeye ömrü yetmemiştir.

3) Stalin'in günahı da Lenin'e duyduğu aşırı saygıdan dolayı onu hiçbir yerde eleştirmemiş olmasıdır. Oysa örneğin ulusal sorunda tarih Lenin'i değil, Stalin'i haklı çıkarmıştır.

Gelecek yazımda tartışmayı sürdüreceğim.

Yazarın Son Yazıları