Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Hürriyet Yaşar

Koca kenti kasaba sanmak

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:11 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:11

Köylü köyden büyük kente göçünce, köyünden kalkıp günübirlik kente, - onun sözcükleriyle söylersek, ‘şehire’, ‘pazara’ - gitmenin ne demek olduğunu unuttu ya, büyük kentlerin yönetimini yerelden ve merkezden ele geçirince, bir moda çıkardı:
Büyük kentlerin ilçelerindeki adliyeleri, devlet dairelerini bir iki noktada toplamak.

Bu onun kanına işlemiş inşaat tutkusunu doyuruyor her şeyden önce. İkincisi, devlet-halk ilişkisini güçleştiriyor. Bir devletin yaşaması için zorunlu adalet ilkelerinden, yurttaşın gerek duyduğunda kolayca devlete ulaşma hakkını ortadan kaldırıyor.

Nasıl yaptığına yine döneceğiz ama, neden yaptığına baktığımızda, göçmüş köylünün “il/vilayet” kavramını da, büyükkent/anakent ya da metropol kavramlarını da bilmediğini, oralara göçtüğünde de, o büyük kentlerin, geride bıraktığı kendi kasabasından ayrımlarını seçemediğini görüyoruz.

Göçmüş köylü, koca ili, kasaba sanıyor. Öyle olunca da, Kadıköy’de oturan bir yurttaş adliyeye gidip hak arayacaksa, bunun için ha kendi ilçesi Kadıköy’deki adliyeye gitmiş, ha otuz kilometre öteye, Kartal’daki adliyeye gitmiş, onun için bir şeyin değişmeyeceğini düşünüyor. Çünkü kentten, yalnızca kasabayı anlıyor. İstanbul da kent, - onun sözcüğüyle söylersek - şehir, yani kasaba ya, adliye ha şu yanda olmuş ha bu yanda, bir şey değişmiyor onun gözünde. Yani otuz kilometreyi hiç hesaba katmıyor.

Peki kendi de o sıkıntıyı çekmeyecek mi? Yani hakkını, oturduğu ilçe olan Kadıköy’de aramak varken otuz kilometre ötedeki Kartal’da aramak, ona da zor, caydırıcı gelmeyecek mi?

İşte burada, ‘o’ dediğimizin kim olduğu konusu karışıyor. Halkın adliyesini ilçesinden kaldırıp otuz kilometre öteye götürmek, hakkını kendi ilçesinde arama olanağını elinden alır ama, ‘o’ dediğimiz yöneten de, yönetilen de ‘göçmüş köylü’ olduğu halde - Evet, hakkı elinden alınan da ‘göçmüş köylü’dür, zaten o yüzden hakkının bilincinde değil ve sahip çıkamıyor - yöneten artık o adliyeye otobüsle, metroyla, minibüsle, hele hele en doğal yolla, yani yürüyerek gitmek zorunda kalabileceğini aklına bile getirmiyor. Çünkü o artık sınıf atlamıştır. Onlarca kilometre uzaklara taşınan devlet daireleri onun için hep son model özel otomobillerle, eskortlarla, hatta helikopterle, hiçbiri olmazsa taksiyle gidilecek yerlerdir.

O, - şimdi ‘o’ diyebiliriz - işte o artık, adliyesini ya da başka devlet dairelerini elinden aldığı göçmüş köylü çoğunluğuyla, yani halkıyla aynı bakış açısında değildir. Zaman zaman anımsar geldiği yeri o anımsayışlarında da ‘okumuş insan’a karşı, artık düşmanlığa dönüşmüş kıskançlığını kusar.

Doktorlara çemkirir, mühendislere atıp tutar, mimarları küçümser, heykele tükürür, resimleri halkın gözlerinden kaçırır. Böylece, içinden geldiği bilgisizlik düzeyindeki çoğunluğun kıskançlık duygularını okşayıp onlarla duygudaşlık kurar. Ama bu artık içtenlikli bir duygudaşlık değil, sınıf atlamışın duygu sömürüsüdür.

Onun düşman olduğu okumuşların ve kentin ne demek olduğunu bilen öncülerin, yurttaşın devletle zorlanmadan ilişki kurabilmesinin en temel insan haklarından olduğunu bu ‘göçmüş köylü’ yönetici takımına anımsatması ve halkı uyarması gerekiyor. Çünkü yurttaşın temel hakları bile bir bir elinden alınıyor ama kimse bunun ayrımında değil. Oysa insanlık, kent kültürü bu uygarlık düzeyine kolay gelmemişti. Yüz yıllar süren insanlık, yurttaşlık, köy, kent, devlet kültüründen sonra her ilçede bütün devlet dairelerini bulundurma anlayışına gelmişti devlet. Bu yalnızca egemen sınıfların sömürü aracının kolunu her ilçeye uzatması değil, yurttaşın, içinde yaşadığı hukuk düzeninde sokağa çıktığında, ilçe merkezine ulaştığında devlete de ulaşma hakkıdır.

Kent ve yurttaşlık kültürümüzü ortadan kaldıran bu bilgisizlik düzeyinin, okumuşlarımızın ve kentlilerimizin bu uyuşukluğunun cezasını çok ağır çekeceğiz. Her yere arsa gözüyle bakan ‘paragöz’ yaratık, hastanelerin, okulların bile yerlerine göz dikti. İnanılmaz bir saldırı altındayız. Saldırdığı toplumun, saldırdığı uygarlığın içinde kendi de var. Bir gün kendine de gerekebilecek olanakları, hakları, varlıkları yok ediyor. Ama kendisi hep sıyıracağını sandığı için, yağma hırsına gem vuramıyor.

‘Göçmüş köylü’ kimliğindeki bu paragöz, uygarlığın engellemesi gereken yeni bir yaratıktır. Yaşadığımız toplumsal hastalık çeşitli açılardan, özellikle çıkış nedeni bakımından sınıfsal özellikler gösterse de, kentte yaşanışında duyumsanan özelliği, köksüzleşmenin yozlaştırıcılığı, elindeki bilgisizlik kazmasıyla açtığı çukurun kopkoyu ve yutucu genişlikteki karanlığıdır.

Hürriyet Yaşar 'ın Son Yazıları