Gökhan Akbay
DNA tapıcılığının kökenleri
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:05
Ergi Deniz Özsoy, “Değişkenliğin Dinamiği” başlıklı yazısında şu soruyu soruyor: “Peki bu olgunlaşma ve yöntembilimsel incelme, evrimsel biyolojinin ifade ettiği biyolojik gerçekliğin tam da ruhuna aykırı biçimde, aşağı yukarı aynı süreçte yükselen ve bir tür DNA tapınıcılığına da dönüşen indirgemeciliğin seyrini nasıl etkilemiştir?” Bir yanda moleküler biyolojideki gelişmeler, Koli basili için geçerli olanın fil için de geçerli olduğunu savlayan Jacques Monod’yu haksız çıkarırken, popüler biyoloji yazınında halen kaba bir genetik belirlenimciliğin nasıl olup da baskınlığını koruduğu sorusu gerçekten ilginç bir soru. Biz ise şu bağlantılı soruya yanıt arayalım: DNA tapıcılığına dönüşen indirgemeciliğin genetik biliminin tarihindeki kökenleri nelerdir?
Öncelikle şunu hatırlamakta fayda var: DNA’dan önce de gen kavramı tedavüldeydi. Biz bu kavramın kökenlerini şimdilik bir kenara bırakıp genetik analizin başarılı bir araştırma programına dönüştüğü 20. yüzyılın ilk çeyreğine bakalım. Burada özellikle T. H. Morgan ve sirke sineği üzerine araştırma yapan ekibinin genetik indirgemeciliğin şekillenmesindeki payına odaklanalım.
Morgan ve ekibi, Mendel genetiğini işe yarar bir araştırma alanına dönüştürürken üç önemli katkı yaptılar. Biz bunlardan, genetik indirgemeciliğin doğuşunu hazırlayan ikisine göz atalım. Bunlardan ilki, kalıtımı gelişimden ve evrimden ayırmalarıydı. Morgan, bilimsel kariyerine gelişim çalışarak başladığı için, embriyolojik gelişimin karmaşıklığını çok iyi biliyordu. Genetik ile gelişimin ve evrimin ayrıştırılması, aktarım genetiğinin doğuşuna olanak sağlamıştı. Aktarım genetiği, kalıtsal etkenlerin gelişimdeki ve evrimdeki bütünleşik etkilerini değil, kolayca ayırt edilebilir mutasyonların yavrulara nasıl aktarıldığı sorusunu cevaplamaya çalışan bir alandı.
Morgan ve ekibi, Mendelci genetik analize, işte böyle kolayca gözlenebilen mutasyonların sağladığı avantajlar aracılığıyla şekil verdiler. Ancak Mendel genetiği açısından sorunlu karakterlerle de karşılaştılar. Sirke sineğindeki kimi mutasyonlarda, kaç kuşak boyunca seçilirlerse seçilsinler, yüzde yüz oranda saf bir popülasyon oluşturulamıyordu. Morgan ve ekibinin 1915 yılında hazırladığı genetik ders kitabında bu mutasyonların birden fazla gendeki değişmelerden kaynaklandığı belirtiliyordu. Hermann J. Muller ve Edgar Altenburg, bu problemi çözerken, hem Mendelciliği kurtarıyor hem de genetik indirgemeciliği doğuran ikinci kavramsal katkıyı yapıyorlardı.
Çok gen tarafından belirlenen bu “sorunlu” mutantlarda, morfolojik özelliği (örn. kanat şekli) belirleyen genlerin özgül etkilerinin ayrıştırabilmesi için geliştirilen yöntemler, çekinik durumdaki genlerin bile takip edilebilmelerine olanak sağlamıştı. Genlerin bütünleşik etkilerinin ayrıştırılması sonucunda kimi genlerin (mutasyonların) oluşturucu, kimilerinin ise doz belirleyici olduğunu bulmuşlardı. Böylece karmaşık özelliğin çizgisel bir açıklaması verilmişti. Ayrıca, 1900’lerin başında popüler olan bir düşünceye, yani genlerin canlının yaşam süresi boyunca değişebilir olduğu tezine de darbe vurulmuştu.
Kalıtımı gelişimden ve evrimden ayırmak, genlerin karmaşık morfolojik özellikler üzerindeki etkilerinin bile çizgisel bir fonksiyon haline getirilebildiğini göstermek ve genlerin değişmezliği fikri, genetik indirgemeciliğin DNA öncesi kökenlerini oluşturuyor. DNA sonrasını ise bir sonraki yazıda inceleyelim.