Engin Solakoğlu
Tekinsiz Türkiye
Yayın Tarihi: 13.07.2025 , 23:47 Güncelleme Tarihi: 14.07.2025 , 00:01
Siyasal ve toplumsal olaylarda kesin bir başlangıç tarihi belirlemek hiç kolay değildir. Akepe-Mehape rejiminin bu hafta yeni bir evreye girdiği ilan edilen “süreç”i de bu duruma istisna teşkil etmiyor.
Filistin’de yürütülen soykırımdan söz ederken 7 Ekim 2023’ü bir milatmış gibi telaffuz etme ezberi benzeri bir yaklaşım burada da kendini gösteriyor ve “süreç”in başlaması Mehape genel başkanının Ekim ayındaki konuşmasına sabitleniyor. Bu bakışın temel yanlışı meselenin Ankara’da pişirildiğini varsayması. Türkiye bir kavanozda yaşamıyor. Özellikle de bulunduğumuz bölgedeki hiçbir gelişme salt “yerli” dinamiklerden kaynaklanmıyor.
İşçisizleştirilmiş İşçi Partisi deyince insanın aklına ilk İngiltere geliyor haklı olarak. Bütün reformist partiler gibi on yıllardır sınıfına ihaneti görev bilen ancak Tony Blair’le birlikte koşar adım sağa yürüyen İşçi Partisi Starmer döneminde dönüşümünü tamamladı malum. Ortada Avrupalı sosyalistlerin bile midesinin kaldırmadığı Siyonist bir sermaye partisi var. Tırtıl pupaya girer, krizalite dönüşür, pupadan kelebek çıkar. Buradan çıkan bildiğiniz akrep.
Yani işçisizleştirilmiş işçi partisi olgusu dahi yeterince “yerli” ve özgün değil. Öncülü, öncülleri var. Siyasetin cilvesi, ortam, konjonktür hatta kısmet deyip geçebiliriz. Kürdistan İşçi Partisi de dönüşümünü “başarıyla” tamamlamış görünüyor.
Emperyalist düzeninin kudurması ile Türkiye’de yaşananlar arasında net bir ilinti mevcut. “Suriye neden düştü?”, “İsrail nerede duracak?”, “Filistin halkının hâlâ bir geleceği var mı?”, “İran ayakta kalır mı?” gibi bir demet soruya eklendi “Türkiye’de ne oluyor?” sorusu.
Yeni bölge tasarımında Türkiye sermaye sınıfına biçilen rolün hakkıyla icra edilebilmesi için ihtiyaç duyulan bir dönüşümün arifesindeyiz. Daha iyi anlamak için biraz yakın tarih anımsatmakta yarar var.
Birinci Dünya Savaşı bittiğinde galipler mağluplara bir dizi anlaşma dayattılar. Avusturya’ya St. Germain en Laye, Macaristan’a Trianon, Almanya’yla Versailles, Osmanlı Devleti’ne Sèvres.
Bu anlaşmaların hiçbiri kalıcı olmadığı gibi, tarihçilerin çoğu yeni savaşlara da zemin hazırladıkları konusunda hemfikir. Yine de bunların arasındaki en kısa ömürlüsünün Sèvres olduğunu biliyoruz. Sèvres’in dertop edilip tarihin çöplüğüne gönderilmesi o günün dünyasına hükmeden B. Britanya ve Fransa bakımından hem sürpriz olmuş hem de ağır bir darbe teşkil etmişti. Çok yakında 102. yılını kutlayacağımız Lozan Anlaşması işte o sürpriz ve darbenin kutlu ürünüdür. Emperyalizm o şoku hiç unutmamış ve intikam alma fikrini hiç terk etmemiştir. Bir zamanlar liboş tayfanın tekerleme gibi yinelediği ve adeta bir paranoya ürünü saydığı Sèvres Sendromu var ya hani, onun emperyalist kamptaki karşılığı Lozan Sendromu‘dur.
Görünen o ki, “atını itini nallayan” emperyalist düzen Lozan’ın rövanşını almak için harekete geçmiştir. Lozan döneminde başına indirilen demir yumrukla sesi kısılan emperyalizmin yerli işbirlikçileri ve arkalarındaki sermaye o harekatın olmazsa olmazıdır.
Damat Ferit, Ali Kemal ve Şeyh Sait’in sadık takipçilerinin dile getirdikleri “birliktelik”, bölge halklarının kanlarının ve emeklerinin doğrudan emperyalizmin hizmetine sunulması projesine işaret eder. Emperyalist hiçbir proje şu veya bu etnik grubun hayrına yürütülmez.
Jeopolitik, eline bir sopa alıp sallayan “azman”ların anlattıkları masalların aksine asla sadece jeopolitik değildir. Bilgisayarda oynadığınız en ilkel strateji oyunlarında dahi kazanmak için ekonomik güç gerekir. Sermayenin hedeflerinden bağımsız bir strateji yoktur. Emperyalizm sömürü olmadan, sömürüyü derinleştirmeden ilerleyemez. İşte o süreçte, bir bakmışsınız “İşçi” sözcüğü siyaseten gereksiz hale gelmiştir. O süreçte Türk, Kürt veya Arap emekliler açlığa mahkûm edilir, üç otuz paraya güvencesiz çalıştırılan Türk, Kürt veya Arap emekçilerin tatil hakları dahi törpülenir, Türk, Kürt veya Arap çocukları sermaye için üretim tezgâhlarında can verir, ülkenin doğal kaynakları hoyratça yağmaya açılır, suyu taş ocaklarında tüketilir, zeytini sökülür, denizi zehir havuzuna dönüştürülür.
Süreci bir taraf terörsüz Türkiye olarak tarif eder, yeni ve özgürlükçü bir anayasa ihtiyacından dem (herhangi bir ironi veya söz sanatı yapılmamıştır) vururken, diğer taraf barıştan, demokratikleşmeden söz ediyor. Akepe genel başkanı sorunları diyalogla çözeriz diyor. Kavramları alt alta sıraladığınızda mutluluktan kanatlanıp uçmanız işten değil.
Bizden şuna inanmamız bekleniyor: Daha 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz’ı, üniformalı ve üniformasız haydutlara linç ettiren, Berkin Elvan’ı 15 yaşında hayattan koparan, 23 yaşındaki Kemal Kurkut’u Diyarbakır’daki Nevruz kutlamaları sırasında “kahramanca” sırtından vuran düzen öylesine müthiş bir aydınlanma yaşamış ki Noel Baba’nın heybesinden oyuncak dağıtması misali demokrasi ve özgürlük dağıtmaya karar vermiş Türkiye ve bölge halklarına.
Aziz Nikola Demre yöresinde yaşadığı rivayet edilen Hristiyan bir papazdır. Yine rivayetlere göre hayırsever, yoksul ve yoksul dostu bir din insanıdır. Yalnız yaşadığı bölgenin iklimi itibariyle ren geyikleriyle haşır neşir olması, kırmızı beyaz kürklerle dolaşması pek akla yakın görünmüyor. Aziz Nikola’dan mülhem olduğu söylenen Noel Baba ise esas itibariyle “The Coca Company”nin finanse ettiği küresel ölçekte tüketimi pompalama amaçlı bir reklam figürüdür. Bir başka deyişle Noel Baba imgesi Aziz Nikola’nın sermaye tezgahından geçmişidir. Sermaye çarpıtır ve çürütür.
Aziz Nikola’yı Noel Baba’ya dönüştüren piyasa ve sermaye eşitlik, demokrasi ve barış gibi kavramlara neler yapmaz!
En kötü barış savaştan iyi midir? Kıvırtmanın, yavanlıktan medet ummanın, herkesin söylediğini papağan gibi yineleyip sürü içinde yer bulmaya çalışmanın örneklerini yakın geçmişte de görmüştük. Değildir. Sömürü üzerine, piyasacılık üzerine, emperyalizm üzerine inşa edilen hiçbir şey iyi değildir.
Emperyalist düzenin barışı, “terörsüzlüğü”, demokrasisi ve anayasası ancak Noel Baba kadar inandırıcı olabilir.
Emperyalizm güçlü bir düşmandır. Hiç ara vermeden planlar yapar, hedeflediği her alanda kendisine yerli işbirlikçiler bularak bunların maliyetini düşürmeye, fizibilitesini artırmaya çalışır. Yalnız emperyalizmin iyi plan yapması bunların başarılı olacağı anlamına gelmez.
Türkiye halkı yüzyıl önce emperyalizmi yenmiştir ve yine yenecektir. Öncelikle haklı olduğu ve emperyalizmin işbirlikçileri azınlıkta olduğu için, gerçeğin ve aydınlanmanın peşinden ayrılmayacağı için yenecektir. Türkiye halkı kan, ter ve gözyaşıyla kurduğu Cumhuriyetini, eşitlik ve gerçek barış içinde yaşama ülküsünü üç-beş türedi emperyalist kalfaya yedirtmeyecektir.
Bunun için tutulacak yol bellidir. Hangi kökenden olursa olsun ülkede yaşayan hiçbir emekçinin etnik milliyetçi partilerin tapulu malı olmadığı bilinciyle hareket edilecektir. Sermayenin ve patronların barışının ve özgürlüğünün emekçi halklar için daimî savaş ve kölelik düzeni anlamına geldiği unutulmayacaktır. Bunlar slogan değil, geçerlilikleri sayısız kez kanıtlanmış tarihsel gerçeklerdir.
Terörsüz Türkiye’nin Tekinsiz Türkiye olmaması sermaye terörünün sırtımızdan atılmasına bağlıdır.
Terörsüz Türkiye, patron ve ağaların ittifakının durgun sularda ve milyonluk teknelerde keyif çatarak daha da semirdikleri değil inşaatlarda, tersanelerde, fabrika ve atölyelerde emekçilerin kuru ekmek parası için ölmedikleri bir ülke olacaktır.