Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Tanımak ya da tanımamak, bütün mesele bu mu?

Kanada, B. Britanya, Fransa ve Almanya’daki sermaye düzeni gördükleri vahşet karşısında içinde yaşadıkları sisteme inancı sarsılan halkları bir süre daha oyalamayı denemiş olacaklar.

Yayın Tarihi: 03.08.2025 , 23:09 Güncelleme Tarihi: 04.08.2025 , 00:06

Çok uzun yıllardır aklını Kıbrıs’la bozmuş olanlar kategorisinde bulunduğum için diplomaside tanımadan söz edilince aklıma o Doğu Akdeniz adası gelir. Oysa dünya büyük, çeşitli ve tanınma, tanımama ikileminde kalan bir çok ülke barındırıyor.

Doğu Avrupa’da Transdinyester, Kafkasya’da Abhazya, Doğu Afrika’da Somaliland diye uzayıp gidiyor liste.

Bir de kısmen tanınanlar var. Akla ilk gelen Kosova, BM üyesi 193 ülkeden 116’sı tanımış Kosova’yı. Bugünkü yazının konusunu teşkil eden Filistin Devleti’ni tanıyan ülke sayısı ise 147. Dünyadaki devletlerin dörtte üçü Filistin Devleti’ni tanımış bir şekilde. 

O halde neden şimdi Filistin Devleti’nin tanınması uluslararası gündeme yeniden taşındı? Birincisi dünya adil bir gezegen değil ve tanıma konusunda nitelik niceliğin önünde geliyor. Dünya siyaseti ve ekonomisinde önde gelen ülkeler bir tür aristokrasi oluşturdukları için “cemiyete kabul” bunlar onay vermeden tam anlamıyla gerçekleşmiyor. En azından bu devletler öyle sanıyorlar.

Fransa’dan başlayalım. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan dördüncü ve beşinci Fransa Cumhuriyeti’nin dış politikasını şekillendiren isimlerin başında “savaş kahramanı” De Gaulle gelir. De Gaulle’ün gelgitlerle de olsa 20 yıla yakın süre damgasını vurduğu Fransa, özellikle de Süveyş bozgunundan sonra, Ortadoğu’da Arap ülkeleri ile İsrail arasında bir denge tutturmaya gayret eder. 

Kısa bir tarih anımsatması yapalım. Süveyş bozgunu dediğim, Fransa ve B. Britanya’nın Süveyş Kanalı’nın devletleştiren Mısırlı lider Nasır’a karşı İsrail’le birlikte gerçekleştirdikleri askeri saldırı harekâtıdır. Askeri anlamda başarılı sayılabilecek harekât, ABD ve Sovyetler Birliği’nin karşı çıkmaları üzerine siyasi bir bozguna dönüşmüş, Fransız ve İngilizler “geldikleri gibi” evlerine dönmüşlerdir. Süveyş bozgunu bir anlamda dünyanın artık iki kutuplu olduğunun resmen ilanıdır. 

Her ne ise, konumuz bu değil. Fransa o tarihten sonra Arap ülkeleriyle siyasi, askeri ve ticari ilişkilerini belirli bir seviyede götürmeye çalışmış, bu bağlamda Filistin meselesinde de en azından görünüşte orta yolcu bir çizgi benimsemiştir. 

Oslo süreci, FKÖ liderliğinin satın alınması, Arap rejimlerinin de Filistin konusuna iyiden iyiye yabancılaşmaları, bu iki yüzlü tutuma karşı duran Arap devletlerinin ise tesadüfen demokratik olmadıklarının keşfedilmeleri üzerine “demokrasiyi aşırı seven” emperyalist cephe tarafından yıkılmaları, bütün bunlara karşı duracak bir SSCB’nin ortadan kalkması gibi gelişmeler bir süre sonra Fransa’nın bu orta yolcu politikasını deyim yerindeyse gereksiz hale getirmiştir.

Bir başka ilginç rastlantı Fransa’nın sağcılaştıkça, sosyal devlet kazanımlarını tükettikçe ve finansallaştıkça daha da İsrail yanlısı hale gelmesi ve Filistin halkının acılarına iyice duyarsızlaşmasıdır.

Bir zamanlar telaffuz edilmesi dahi ayıp sayılan aşırı sağcı tez ve söylemlerin zamanla merkez siyasete hâkim olduğu Fransa’da yabancı düşmanlığı yükselir, özellikle Türkler ve diğer yoksul halkların “çifte vatandaşlığı” sorgulanırken İsrail’in bundan muaf tutulması, Fransa’daki Yahudi gençlerinin İsrail’de ve işgal topraklarında askerlik yapmalarının yadırganmaması, Yahudi çatı örgütü olma iddiasındaki CRIF’in iç ve dış siyaseti belirler hale gelmesi de aynı sürecin ürünüdür.

İşe o Fransa, bırakın Filistinlileri, Fransız emekçilerine ve yoksullarına dahi herhangi bir empati beslemeyen bankacı kalfası Macron’un Fransası, geçen hafta “Gazze’de devam eden insani drama tepki olarak” Filistin Devleti’ni tanıyacağını ilan etti. Fransa’yı, belirli koşul ve kayıtlarla da olsa Ortadoğu’da yüz yıldır dökülen her damla kanın baş sorumlusu B. Britanya, İsrail’in yürüttüğü soykırımın baş destekçisi Almanya ve Kanada da takip etti.

Şimdi bu satırları yazarken fark ettim ama Kanada gibi jeopolitik sahnede nadiren başrolde gördüğümüz bir ülkeden üst üste iki haftadır bahsediyorum. Hatırlayanlar olacaktır, geçen hafta da Kanada’dan madencilik ve çevrenin korunması bağlamında ortaya koyduğu iki yüzlü tutum vesilesiyle söz etmiştim. O sebeple yine Kanada’dan devam edelim. 

Kanada’nın Filistin Devleti’ni resmen tanıyacağını -Fransa gibi- Eylül ayındaki BM Genel Kurulu’nda ilan edeceğini duyurması sonrasında küçük çaplı bir skandal patlak verdi. Fazla çaktırmamakla birlikte standart silahların yanında silah yapımında kullanılan belirli parçaların üretiminde (optik sistemler vs.) uzmanlaşmış bir ülke olan Kanada’nın İsrail’e bu alandaki ihracatını aralıksız sürdürdüğü ortaya çıktı. Oysa Başbakan Carney Nisan ayında İsrail’e silah ambargosu uygulandığını söylemiş, sonradan bunun bir kısıtlama olduğunu belirterek hafif çark etmişti. Kanada Dışişleri Bakanı Joly ise 2024 yılının Eylül ayında İsrail’e silah ihracatı konusunda yeni lisans verilmeyeceğini, gönderilen silahların ise “sözleşme gereği Gazze’de kullanılamayacağını” ileri sürmüştü. 

Bu tabloya bakınca kendilerini hâlâ dünya “aristokrasi”nin bir parçası sayan bu devletlerin Filistin Devleti’ni, "ama"lı, "fakat"lı, koşullu da olsa tanıyacaklarını açıklamalarının sebebi ne olabilir diye sormadan edemiyor insan. 

Bu devletlerin tamamının sermaye tarafından yönetildiğine kuşku yok. Bununla birlikte gelişkin sermaye düzenlerinin varlıklarını sürdürebilmek için belirli bir seviyede rıza üretme zorunlulukları ortadan kalkmış değil. Düzen bunu genellikle çoğunluğunu kontrol ettiği medyayı kullanarak yapıyor. Böylelikle “kullarının” neye inanacaklarını, hangi politikayı destekleyeceklerini belirlemeye çalışıyor. İsrail ve Filistin konusunda da durum farklı değil. “İsrail’in birtakım fanatiklere karşı kendisini savunma hakkı bulunduğu” propagandası yıllardır dört bir yandan pompalanıyor.

Yalnız İsrail’in freni patladı ve bütün denetim, kısıtlama ve çarpıtma mekanizmalarına karşın Filistin’de bütün bileşenleriyle uygulanan soykırımın bilgisi ve görüntüleri kamuoylarına ulaştı. Hakkını verelim bu sonuçta, yukarıda saydığımız ülkelerde yaşayan ilerici ve insanlığını yitirmeyi reddeden Yahudi birey ve örgütlerin payı çok büyük. Bunca yıl dünyaya “adalet ve medeniyet” saçma görevi üstlendikleri masalıyla büyütülen halklar bu yüzden hükümetlerine baskıyı arttırdılar ve “rıza üretimi mekanizması” teklemeye başladı.

İşte Paris’ten Ottawa’ya uzanan “Filistin Devleti’ni tanıyacağız” teranesinin çıkış noktası burası. 

Sebebe dair görüşüm bu. Peki bu yeni siyasal tutumun olası sonuçlarına dair ne söyleyebiliriz?

Hep yaptığımı yapıp baştan söyleyeyim: Bu dört devletin ve benzerlerinin Filistin Devleti'ni tanımaları Gazze’de, Batı Şeria’da, Doğu Kudüs’te veya bölge ülkelerinde yaşayan milyonlarca Filistinlinin kaderini zerre kadar değiştirmeyecek. Kanada, B. Britanya, Fransa ve Almanya’daki sermaye düzeni gördükleri vahşet karşısında içinde yaşadıkları sisteme inancı sarsılan halkları bir süre daha oyalamayı denemiş olacaklar.

Filistin cephesine dönelim. 

Helânın yolunu bulabilecek zekâ ve beceri düzeyindeki herkes biliyor ki, Mahmut Abbas’ın Filistin Devleti ne Filistin halkını, ne de Filistin’in bağımsızlık davasını temsil ediyor. Abbas’ın çöktüğü ve İsrail işbirlikçisi çakma bir yapı haline getirdiği o devleti tanıyan ülke sayısının 147’den örnekse 187’ye çıkması İsrail/ABD ortaklığının soykırım ve Ortadoğu’yu emperyalizmin gül bahçesine dönüştürme siyasetinde milimetre fark yaratmayacak. Filistinliler yok edilmeye, Filistin’i savunanlar saldırıya uğramaya devam edecek.

Bu konuda da “Canım barış olsun, silahlar sussun da...” diye sızlanacak olan malum tayfa Washington ve Tel Aviv’in bahçe kapısının dışında önlerine atılacak artıkları beklemeye devam edebilir.

İnsanlıktan, sömürüsüz bir dünyadan yana olanlar, alabildiğine yapay ve riyakâr “barış”’ senaryolarının hayata geçmesine izin vermemek için direnmeyi sürdürecekler.

Yazarın Son Yazıları