Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Savaş kapıyı kırınca

İran iyi direniyor, doğru. İsrail’e de zarar veriyor, teşekkürler. Bununla birlikte bu savaşı tek başına kazanması mümkün değil. İran’ın kazanması esasen İsrail ve ABD’nin kazanamamaları, savaşı başlatırken belirledikleri hedeflere ulaşamamaları anlamını taşıyor. Bunun ise nasıl gerçekleşebileceği açık.

Yayın Tarihi: 22.06.2025 , 23:52 Güncelleme Tarihi: 23.06.2025 , 10:58

Savaşın ilk haftasını geride bıraktık. Öncelikle artık karşımızda duranın bir çatışma, bir itişme değil tam bir savaş olduğu tespitini yapalım. Çekingen davranmaya gerek yok. İran ve İsrail ellerindeki bütün gücü birbirlerine azami zararı vermek için kullanıyorlar. Ortak sınırları olmadığı için deniz veya kara kuvvetleri devrede değil. Savaş havadan gerçekleşiyor ve karada öldürüyor.

Ben bu yazıyı kaleme aldıktan sonra ABD de İran’ın nükleer tesislerine karşı bir hava saldırısı gerçekleştirdi. İran da buna karşılık bir yandan Tel Aviv’e haysiyetli sayıda füze gönderdi diğer yandan da Hürmüz Boğazı’nı gemi trafiğine kapatacağını açıkladı.

İşin özü şu: İran hâlâ yalnız savaşıyor. İsrail’in ise kimlerle birlikte olduğu belli. Uluslararası sermayenin dörtte üçü İsrail’in arkasında diyebiliriz. Sermayenin sadece parası ve silahı yok. En az o kadar etkili olan bir de medyası var. Neyi görüp, neyi görmeyeceğimize, neyi duyup, neyi duymayacağımıza  ve son tahlilde neyi tartışabileceğimize işte o sermaye karar veriyor. En azından bunu yapabilmek için bütün olanaklarını seferber ediyor.

Algı kısmını değerlendirmeyi sonraya bırakıp biraz olup bitenlere bakalım. 13 Haziran sabaha karşı başlayan İsrail saldırısından sonraki 12 saat neredeyse kâbus gibiydi çoğumuz için. İran ağır bir darbe yemişti ve yenilgisi kaçınılmazdı. İsrail/ABD Cinayet ve Soykırım Anonim (vergi kaçırma ve hileli iflas konularında kolaylık sağladığı için) Şirketi tarafından gerçekleştirilen saldırının gerekçesi nükleer silahlanmayı durdurmak, gerçek amacı ise İran’ı Suriyeleştirmekti. İran’ın ilk saatlerdeki bocalaması, uğradığı saldırının kapsam ve isabeti emperyalizmin bu hedefe ulaşmakta zorlanmayacağı izlenimi vermişti.

Aynı günün gecesinden itibaren manzara değişti. İran karşılık vermeye ve İsrail’i vurmaya başladı. İsrail’in saldırıları olanca şiddetiyle sürüyordu ama İran da yanıt veriyor, İsrail kentlerinin geceleri balistik füzeler ve hava savunma sistemlerinden kaynaklanan patlamalarla aydınlanıyordu. Hâlâ iki ülkenin yalandan savaştığı palavrasını yaymaya çalışanlara ışık tutar umuduyla şunu da söyleyelim. İsrail kurulduğu günden beri an ağır savaş tahribatını yaşıyor. Pek de iyi oluyor.

Savaş olanca şiddetiyle sürüyor. İran’ın taktik ve stratejik cephanesini -ki buna akıl da dahil- kimlerinin beklediği gibi telaş içinde kullanmadığı görülüyor. İsrail’in dokunulmazlığı efsanesi çoktan tarihe karıştı. Her gece en azından birkaç balistik füze İsraillilere yetmiş beş yıldır bölgenin neredeyse bütün halklarına dehşet saçmanın, Gazze bombalanırken hâkim tepelerde içeceklerini yudumlamanın, Filistinli bebekleri öldürmenin ve öldürenleri alkışlamanın, Filistinliler canlarını, mallarını kendilerine hak görmenin, işgal edilen evlerde ev sakinlerinin kıyafetleriyle sapıkça pozlar verip sosyal medyada yaymanın bir bedeli olabileceğini hatırlatıyor. Yeterli değil belki ama hiç yoktan iyi.

Yeri gelmişken cümleye “ama İsrailli siviller de” diye başlayanlara da değinelim. Birincisi başka bir halkın toprağına gecekondu kurup yerleşmeye kalkışan sömürgeci bir antitenin unsurlarının ne kadar “sivil” sayılabileceği çok tartışmalı. Üniforma giyince asker olamayabileceğiniz gibi üniformayı çıkartsanız bile sivil olmamanız da mümkün. İkincisi, bu unsurların büyük bir bölümü Netanyahu ve alabildiğine sapıtmış yobazlardan oluşan hükümetini destekliyor. Üçüncüsü, askerlik çağına gelen her İsrailli (bir grup dinci hariç) İsrail’in işgal ve soykırım ordusunda görev yapıyor. Dördüncüsü askerlik çağına dahi gelmemiş 10-17 yaş aralığındaki sömürgeci/yerleşimci güruhları Batı Şeria ve Kudüs’te yerli halka ve zaman zaman Kudüs’ü ziyarete gelen Hristiyanlara karşı dahi terör estiriyorlar. Beşincisi ve sonuncusu yerleşimci “siviller” gayet silahlı olarak Filistin evlerini basıp aileleri kapı dışarı ediyor, direnenleri yaralıyor veya öldürüyorlar.

Dolayısıyla savaşın kentleri vurması elbette kötü, bütün bunlarla hiç ilgisi olmayan, içinde yaşadıkları devletin soykırım politikalarına karşı duran azınlığa zarar vermesi daha da kötü ama hiç kimse elinde Filistinli çocukların kanı olan, Filistin halkının vatansızlaştırılmasında görev alan milyonlara, tepelerine balistik füze düştü diye ağlamamızı beklemesin.

Şimdi konumuza geri dönelim. İran’da hızlı bir çöküşün gerçekleşmeyeceğinin anlaşılmasıyla birlikte İsrail saldırısının üçüncü bacağı daha da güçlü bir biçimde devreye sokuldu. Hatırlatmak gerekirse, saldırının ilk bacağı hava bombardımanı, ikincisi ise Mossad eliyle yürütülen suikast ve sabotajlardı. Üçüncü bacak ise “hür dünya” medyası eliyle yürütülen propagandaydı. Batılı yayın organları ve dünyayı onlardan takip eden Türkiye dahil bölgesel uzantılarına baktığınızda İran’ın saldırı olmasa birkaç gün içinde nükleer silah sahibi olacağına ve bu silahı derhal İsrail üzerinde kullanacağına ikna olmanız işten bile değildi.

Oysa gerek uluslararası kuruluşlar gerek ABD istihbaratı ortada böyle bir olasılık olmadığını, İran’ın kısa vadede nükleer silah üretebilecek kapasiteye gelemeyeceğini defalarca belirtmişlerdi. Olsun, “kavgada yumruk sayılmaz”dı. Soykırımcı İsrail devleti bir hikâye anlatıyor, bu hikâye ABD’nin başındaki Trump ve suç ortakları tarafından yineleniyor,  Von der Leyen gibi papağanlar tarafından tekrarlanıyor, Batı medyası tarafından da şişiriliyordu.

Bu yalan üzerine kurulmuş söylemin beklenen etkiyi yaratmadığı ortaya çıkınca, ikinci silah çekildi. İran’ın çağdışı bir rejime sahip olduğu, insan haklarını çiğnediği, azınlıkları mahvettiği, kadın haklarına karşı olduğu gibi alıcısı daha fazla olması beklenen söylem piyasaya sürüldü. Bu ikinci silahın en önemli özelliği içinde gerçekleri de barındırmasıydı. Mesele şu ki, bu gerekçe demeti de ağır bir hatayla maluldü. ABD’nin, Avrupa’nın ve İsrail’in bir ülkeyi oradaki insanlara mutluluk, refah getirmek, temel hak ve özgürlüklerden yararlandırılmak için hedef alacağı palavrasına inandırmak hiç kolay değildi. Üstelik söylemin çıkış noktası İsrail, Avrupa ve ABD olunca, İran’a saldırının böylesi “halisane” niyetlerle gerçekleştirildiğine kimsenin ikna olması mümkün değildi. Gazze’de 55 bin insanı öldüren İsrail, İran’la savaşırken bile günde 100 Filistinli katletmeden rahat edemedi. Filistin topraklarında yürütülen soykırıma dair ağzını bir türlü açamayan Avrupa, soykırımcılara mali, askeri ve siyasi desteğini bir an olsun kesmedi. ABD ise, Orta Doğu’ya demokrasi getirmekten son bahsettiğinde yarım milyondan fazla Iraklıyı öldürdü ve arkasında devlet olma vasfını tümüyle yitirmiş bir Irak bıraktı.

İtiraf edelim ki, bu senaryonun başarısızlığında diasporadaki İranlılar önemli rol oynadılar. Muhalif örgütlenmelerin ötesinde, rejim karşıtı olan veya o şekilde “kodlandıkları” için bugüne dek Batı kamuoyu önüne çıkmak ve seslerini duyurmak konusunda herhangi bir engele takılmayan İranlı aydın, yazar, sanatçı ve akademisyenler buldukları her fırsatta yazılı ve görsel medyadan mealen “rejimi istemediklerini ancak saldırıya uğrayanın İran ve İran halkı olduğunu, nasıl ve kimin tarafından yönetileceklerini İsrail gibi bir eli kanlı terör örgütünün belirlemesini kabullenmeyeceklerini” söylediler.

Şu sıra ise propaganda saldırısının üçüncü bacağı devreye alınmış görünüyor. Bu hikâyede İran’ın dini lideri Hamaney öne çıkartılıyor ve bir tür Saddamlaştırılıyor ya da Esatlaştırılıyor. İsrail ve ABD’nin yöneticileri Hamaney’i öldüreceklerini, yani BM tarafından tanınan bir ülkenin yasal liderini ortadan kaldırarak “İran’ın bölge yarattığı istikrarsızlık ve tehdidin” önleneceğini söylüyorlar. Batının sermaye medyası ve Türkiye’deki yarım akıllı taklitçileri de bu garip varsayımın peşi sıra koşturuyorlar.

Bu kalitesiz söylemin de başarı şansı düşük. Kalitesiz çünkü İran’ı bölgedeki başka ülkelerle karıştıran bir anlayışın ürünü. Her devletin ve halkın tarihsel ve kültürel deneyimlerinin toplamından oluşan bir birikimi var. İran bu konuda son derece zengin bir ülke. Suriye’nin zaman içinde bir Esat ülkesine, Irak’ın Saddam ülkesine, Libya’nın Kaddafi’nin bahçesine dönüştüğü ileri sürülebilir, tartışılabilir.

Şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki İran Hamaney’in ülkesi değildir. Hamaney’in ortadan kaldırılmasına sevinecek milyonlarca İranlı da olabilir ama bu ülkelerine bağlı olmadıkları, yurtseverlikten vazgeçecekleri ve koşa koşa emperyalist kucaklara atlayacakları anlamına gelmez. Genelleme cehaletin ürünüdür ve önünde sonunda hata yaptırır. İşte bu haftaki Time dergisinin kapağına yarısı flulaştırılmış Hamaney görseli koyan sözde üst veya üstün aklın yanıldığı nokta burasıdır. İran bir liderin öldürülmesiyle yenilmeyecek, bundan daha fazlası gerekecektir.

Son olarak bu tür yazıları okuyan herkesin az çok beklediği “tahmin” kısmına gelelim.

İran iyi direniyor, doğru. İsrail’e de zarar veriyor, teşekkürler. Bununla birlikte bu savaşı tek başına kazanması mümkün değil. Normal atmosfer koşullarında ABD bombardımanla başlattığı süreci daha da ilerletse de ilerletmese de bu sonuç değişecek değil. İran’ın bu savaşı “kazanması” için desteğe ihtiyacı var. Kazanmak eylemini tırnak içine almamın sebebi ise kastettiğim şeyin Devrim Muhafızlarının İsrail’e muzafferane bir giriş yapması olmaması. İran’ın kazanması esasen İsrail ve ABD’nin kazanamamaları, savaşı başlatırken belirledikleri hedeflere ulaşamamaları anlamını taşıyor.

Bunun ise nasıl gerçekleşebileceği açık. Rusya ve Çin’in İran’a savaşı sürdürebilmesini, uzatabilmesini sağlayacak bir mali, siyasi ve askeri katkı yapmaları şart. Savaşın uzaması ve emperyalist kampa maliyetinin artması önce ateşkese, sonra da geçici ve kırılgan da olsa bir tür barışa alan açacaktır.

Bu görüş elbette emperyalizmin Dünya, bölge ve İran üzerindeki hesaplarının değişeceği şeklinde yorumlanmamalıdır. Sıcak savaşla çökertilemeyen İran’ı politik manevralarla içeriden vurmaya yönelik çabalar hiç kuşkusuz daha da hızlanacaktır.

İnsan bilgisayarın başına veya kameranın önüne geçince bildiğini düşündüğü ya da en azından kafa yorduğu konularda sağa sola akıl vermeden edemiyor. Bir yandan gülünç ama hani belki bir işiten, dikkate alan olur umuduyla tavsiyeleri yağdırıveriyorsunuz.

Geçen haftadan beri Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu şunu yapmalı, bunu yapmalı deyip duruyorum. Hızımı almışken bir de komşumuz İran’a sesleneyim. En zayıf tarafınız ordunuz veya istihbaratınız değil, Şah dönemindeki sömürü ve zulmü Ayetullah kıyafetiyle sarmalayarak, tepesine sarık bağlayarak sürdürmeye kalkışmanızdır. İran’ın kaynakları kamucu ve akılcı bir düzende 90 milyonu insan gibi yaşatmaya yeter de artar bile. İşte o zaman size ne İsrail ne ABD ne de bölgenin sermaye işbirlikçisi rejimleri zarar verebilir.

Huda hafız!

Yazarın Son Yazıları