Engin Solakoğlu
İsviçre, Belçika, Lübnan
Yayın Tarihi: 20.07.2025 , 23:44 Güncelleme Tarihi: 21.07.2025 , 00:01
Kıbrıs sorunu dediğimiz konunun çağdaş aşaması neredeyse 70 yaşında. Kıbrıs adasında yaşayan halklar var. Bunların ikisi daha kalabalık, diğerleri çoğu zaman küsurat muamelesi görüyor. Uluslararası ilişkilerde istisnai bir durum değil. Adanın meşru sakinleri arasında Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler dışında, Ermeniler, Maruni Hristiyanlar ve Yahudiler de bulunuyor. Son derece anlaşılır bir Doğu Akdeniz karışımı.
Kıbrıs müzakerelerinin Annan Planı’yla sonuçlanan aşamasında Federasyon çözümü tartışılırken iki model gündeme gelirdi. Federasyon olsun tamam ama İsviçre gibi mi olsun, Belçika gibi mi? Aradaki farkın teknik izahatı sayfalar sürebilir. Şu kadarını söyleyip geçelim. İsviçre’deki sistemde oradaki konfederal sistemi oluşturan parçaların yani kantonların zaman içerisinde yetkilerini merkezi iktidara devretmeleri sonucu federasyona evrilen bir mekanizma söz konusuyken, Belçika’da bu süreç tersine işliyor. Bölgeler giderek daha fazla hareket serbestisi kazanıyorlar.
Türkiye’nin, Yunanistan’ın, Birleşmiş Milletler’in, ABD’nin, B. Britanya’nın, Avrupa Birliği’nin, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler’in onlarca uzmanı, Belçika’dan şu alınabilir, İsviçre’den bu alınabilir diye kafa patlatır, bilgi yarıştırırlardı. Kimsenin aklına da başka bir yere, örneğin “Lübnan’a bakalım” demek gelmezdi. Bunun birçok sebebi var ama en önemlisi buna benzer bir modelin 1960 Cumhuriyeti’nde denenmiş ve duvara toslamış olmasıydı. Hatırlatalım mı, 1960 modeli Cumhurbaşkanı’nın Kıbrıslı Rum, yardımcısının Kıbrıslı Türk olmasını öngörüyordu.
Ne diyorduk? Lübnan’a bakmayalım! Neden?
Lübnan’ın bağımsızlığını kazandığı tarih bile tartışmalı. 22 Kasım 1943’te bağımsızlığını ilan etmiş ama Fransız manda yönetiminin resmen ortadan kalkması neredeyse iki yıl sonra, 24 Ekim 1945’te.
1943’de benimsenen El Misak El Vatani yani ulusal ant bugün dahi ana hatlarıyla yürürlükte. Buna göre Lübnan Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanı Maruni Hristiyanlardan, Başbakan Sünni Müslümanlardan, Meclis Başkanı Şii Müslümanlardan, Başbakan Yardımcısı ve Meclis Başkan Yardımcısı Rum Ortodoks Hristiyanlardan, Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreteri Dürzilerden seçiliyor. Ulusal Ant’ın dayandığı temel 1932 tarihli nüfus sayımı. O zaman Hristiyanlar yüzde 51, Müslümanlar yüzde 42 sayılmış. Şu anda ise nüfusun kabaca üçte ikisi Müslüman üçte biri Hristiyan. Kabaca diyorum zira ülkede neredeyse 100 yıldır resmi bir nüfus sayımı yapılamıyor. Ne güzel, ne başarılı model değil mi?
Ulusal Ant salt iktidarın etnik ve dinsel gruplara göre paylaşımını düzenlemiyor. Buna göre, Hristiyanlar Lübnan’ın Arap dünyasının bir parçası olduğunu ve her sıkıştıklarında Batılıları yardıma çağırmamayı kabul ederken, Müslümanlar ise Lübnan’ın Suriye veya herhangi bir Arap oluşumuyla birleşmemeyi taahhüt etmişler. İki taraf da sözünü tutmamış ama model süper!
Ortadoğu karıştıkça İsrail ve Suriye’ye komşu olan Lübnan da karışmış. 1948 yılında İsrail’in zulmünden kaçan 100 bin Filistinli Lübnan’a sığınmış. Şu an Lübnan’da büyük çoğunluğu vatandaşlık hakkı bile bulunmayan 400-500 bin Filistinlinin yaşadığı tahmin ediliyor. 1958’de çarşı karışmış, Müslüman siyasetçiler Cemal Abdülnasır’ın öncülük ettiği Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne Lübnan’ın da katılması talebiyle kazan kaldırmışlar. Cumhurbaşkanı’nın talebi üzerine ABD’li deniz piyadeleri Beyrut’a çıkmışlar, ortalık durulmuş! 1958’den iç savaşın patlak verdiği 1975’e kadar, 17 yıl boyunca göreli bir sükunetten söz edilebilir. Ülkede hüküm süren savaşsızlık ortamı, dağlık coğrafya ve bankacılık sektörüne dayanan ekonomik büyüme dolayısıyla Lübnan “Ortadoğu’nun İsviçre’si”, bütün bölgenin kirli servetlerinin saçıldığı gece hayatının canlılığı sebebiyle başkent Beyrut da “Ortadoğu’nun Paris’i” adıyla anılmış. Adeta peri masalı!
Masal bu kadar olsaydı keşke. 1975’ten beri Lübnan ve Beyrut dendiğinde akla sadece çatışma, katliam, işgal, yoksulluk ve ölüm geliyor. 1980’li yılların ikinci yarısında Bedrettin Dalan Tarlabaşı’na buldozerlerle girdiğinde büyük usta Ferhan Şensoy, Beyoğlu’nu Beyrut’a, Dalan’ı da dönemin Lübnan Cumhurbaşkanı Emin Cemayel’e benzetmiş, 1987’de sahnelediği “İstanbul’u satıyorum” oyununda Dalan’dan “Bedrettin Cemayel” diye bahsetmişti.
İsrail’in işgal girişimleri, Sabra ve Şatilla katliamları, FKÖ’nün yönetim kadrosunun Lübnan’dan Tunus’a sürülmesi Hizbullah’ın 1982’de ortaya çıkışı, 2000 yılının 25 Mayıs’ında işgalci İsrail ordusunu geri çekilmeye zorlayışı, neredeyse eşzamanlı olarak Suriye birliklerinin de ülkeden çıkışı ülkenin yakın tarihinin kimi dönüm noktaları olarak sayılabilir.
Bugün geldiğimiz noktada ise, İsrail’in “rutin” saldırıları sürerken ABD Başkanı Trump’ın bölgeye yüksek komiser olarak atadığı Barrack’ın kirli bohçasından Lübnan için çıkardıklarını konuşuyoruz. Basın haberlerine bakılırsa, Suudi-Amerikan ortak önerisi olarak geçiyor. Planın ana hatları şöyle: Hizbullah sekiz ay içinde silah bırakacak, İsrail ve Suriye ile sınırlar yeniden belirlenecek, bunların karşılığında Lübnan’a yeniden inşa kaynağı sağlanacak. Hizbullah ve Şii Emel partisi elbette bu plana karşı çıktılar. Ortada daha önce imzalanmış ve İsrail’in hiçbir şekilde uymadığı bir ateşkes anlaşması varken, silah bırakmanın mümkün olamayacağını söylediler.
Lübnanlı yurtseverler haklılar ama ABD ve müttefiklerinin baskısına karşı artık tek başlarına direnmek zorundalar. Üstelik bu defaki Lübnan denkleminde tarihsel olarak karşı ağırlık teşkil eden Suriye, İsrail ve ABD ile aynı safta. Şam’da kümelenen sözde cihatçı güruh ABD’nin Lübnan’a silah zoruyla boyun eğdirme planında İsrail’in yanında ikinci cepheyi açmaya hazır görünüyor. Üstelik “The Cradle Türkiye” sitesindeki habere göre Akepe-Mehape idaresi de Kuzey Lübnan üzerindeki etkisini Lübnan hükümetine karşı kullanma tehdidi savurmuş. Haber buna gerekçe olarak Lübnan Cumhurbaşkanı’nın Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yaptığı ziyaretten duyulan rahatsızlığı gösteriyor ancak bu olsa olsa Lübnan’ı tümüyle köleleştirmeye niyetlenmiş emperyalizmin dretnotuna biniş bileti elde edebilmek için bir bahane olabilir. Zira bölgeyi yakından takip eden herkes bilir ki Kıbrıs Cumhuriyeti ile Lübnan arasında öteden beri yakın ilişkiler mevcuttur. Yani ortada öyle “tahrik olunacak” olağandışı bir gelişme yok. Niyet kuzuyu yemek olunca derenin neresinden su içtiğiniz durduğunuz teferruat haline gelir.
Suriye’de avuç yalamaktan helak olan sermaye iktidarının, Lübnan’da yeni bir hamleye hazırlanması hiç kimseyi şaşırtmayacaktır.
Peki biz bu Lübnan meselesine nereden geldik? Öyle ya, geçen hafta Suriye’de dehşet verici gelişmeler oldu. Bedeviler, Dürziler, kelle kesici HTŞ güçleri ve İsrail’in rol aldığı katliam ve saldırılar yaşandı. SDG ABD’den sağlam bir fırça yedi. Emperyalizmle yol yürümenin cilvesi işte! Colani’nin Suriye’yi yönetebilme kapasitesi Batı başkentlerinde yeniden otopsi masasına yatırıldı. Bu arada İsrail soykırım siyaseti kapsamında günde ortalama 100 Filistinliyi öldürmeye devam etti. Kolombiya’da yapılan toplantıya katılan Akepe Türkiye’si İsrail’e yönelik yaptırımların altına imza atmadı. Sermaye sınıfı ve onun iktidarı İsrail’in yanında, insanlığın karşısında hizalanmayı çıkarına uygun gördü.
Bu toz duman içerisinde, arabasını satması gerekse hastaneden aklı yerindedir raporu alması gereken birileri Türkiye’nin geleceğine Lübnan modelini yakıştırıverdi. O yakıştırma kaynağı itibariyle kendi başına bir anlam ifade etmeyebilirdi. Ancak ABD’nin Ankara Büyükelçisi sıfatıyla Ortadoğu Yüksek Komiserliği görevini yürüten Barrack’ın bir dizi açıklaması ve iktidar kadrolarının Türkiye Cumhuriyeti’ne soğukluğuyla birleşince Lübnan’a ve modeline dair kimi tarihsel gerçekleri hatırlatmak zorunlu hale geldi.
Ortadoğu’nun “İsviçresi” Lübnan, “Paris’i" Beyrut orada duruyor, Cumhuriyet ve Ankara’sı, 80 yıllık tahribata, NATO’ya, yanlışlıklara, haksızlıklara rağmen burada. Türkiye bölgenin Türkiye’si, Ankara, bölgenin Ankarası’dır. Bu coğrafyada bundan daha iyisi kurulmamıştır.
Tarih dediğimiz yaratığın neresinden tutup amuda kaldırmaya çalışsanız Beyrut Ankara’ya örnek olamaz. Tarih geriye yürütülemez. Gündüz gözüyle rüya gördüğünüzle, saçmaladığınızla kalırsınız. Türkiye halkının iradesini aşıp Lübnan esinli ‘başcücelik’ kuramazsınız.
Cumhuriyeti yedirtmeyiz. O kaidenin gerisine düşmez, üstüne daha iyisini, sömürüsüzünü, tam bağımsız olanı inşa ederiz.