Engin Solakoğlu
İstiyorlar ama (iyi ki) korkuyorlar
Yayın Tarihi: 11.10.2026 , 19:55 Güncelleme Tarihi: 12.10.2026 , 00:01
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Savaşa girmek, hedef yanı başınızda ise daha kolaydır. “Yakın tehlike” dersiniz, sınırların güvenliğinden dem vurursunuz, devletin yüksek çıkarları makamından çalarsınız, halkımızın huzur ve güvenliği diye başlayan bir nutuk patlatırsınız, karşı taraftan da üç beş füze attırırsınız, olur. Savaşınız servise hazırdır.
Savaşılacak yer uzak olduğunda daha iyi hazırlanmak ve çocuklarını öldürteceğiniz halkı buna hazırlamak gerekir. Kutsallar üzerinden gidersiniz. Milli çıkarlar filan dersiniz. Yiyen bulunur. Yemeyene de zorla, sopayla, kodesle, yasakla yedirmeniz mümkündür. Muhtaç olduğunuz kudret majestelerinin sermaye düzeninin göstermelik ana muhalefetinde de mevcuttur. Nereden mi biliyoruz?
Türkiye sermaye sınıfı atını itini nallayıp yoksul halk çocuklarını Kore’ye gönderdiğinde benzer bir süreç yaşanmıştı. Demokrat Parti iktidarının daha en başında, 15 Temmuz 1950’de Kore’ye asker gönderme kararı almıştı. Türk Barışseverler Cemiyeti o dönemde TBMM’ye danışılmadan alınan bu kararın Anayasa aykırı olduğunu belirten bir dilekçeyi TBMM’ye göndermiş, kamuoyuyla paylaşmış ve savaşa hayır kampanyası başlatmıştı.
Cemiyetin kurucu başkanı Behice Boran ve Genel Sekreteri Adnan Cemgil bu yüzden komünizm propagandası yapmakla suçlanmışlar, tutuklanmışlar, yargılanmışlar, 15 ay hapis cezasına çarptırılmışlardı. Cemiyet de kapatılmıştı.
Türkiye sermayesinin hizmetindeki sağın şanlı tarihidir. Maksat emperyalizme hizmet etmek, ABD’ye yaranmak ve önünde sonunda kavuşulacak NATO hedefine koşmak ise Anayasa filan teferruattır.
Esasen dönemin çiçeği burnunda ana muhalefeti CHP de kararın özüne karşı çıkmamış, TBMM’nin es geçilmesi konusunda mızıldanmakla yetinmiştir. Savaşa doğrudan karşı çıkan yurtseverlerle karıştırılmamak için de Demokrat Parti iktidarı tarafından düzenlenen “komünizm karşıtı” mitinglerde boy göstermeyi de ihmal etmemiştir.
Bunların üzerinden 76 yıl geçmiş. Gelelim bugüne.
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısının bu aşamada başarısızlığa uğradığı açık. Hep söylüyoruz emperyalizm plan yapar ama her planı başarılı olmaz diye. Yalnız uluslararası sermaye düzeninde plan bitmez. Daha doğrusu bir plan rafa kalktığında bir yenisi devreye sokulur.
Öyle anlaşılıyor ki, Batı Asya’nın direnişten arındırılması çabaları çerçevesinde önümüze konan yeni planın önemli bir unsuru Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’dan oluşan Mekke İttifakı. Önemli bir girişim. Hakan Fidan’ın kendi sözleriyle, ABD’nin bölgedeki yükünü hafifletmeyi amaçlayan, NATO’nun bölgesel bir uzantısı. Bakın bunu biz demiyoruz, Behice Boran’ın Türk Barışseverler Cemiyeti de komünistlik filan olsun diye iddia etmiyor. NATO’nun tamamlayıcısı olacağını Fidan söylüyor.
Mekke İttifakı bölgede direnişin yükünü sırtlayan her ne hikmetse ağırlıkla Şii karakterli güçlere karşı bir Sünni birlikteliği olarak kurgulanmış. Mezhep hikayesinin gideri olur hesabı yapılmış. Sanırım Washington ve Tel Aviv bu gibi konuları pek iyi bilen Londra’nın da görüşünü almışlardır bu toplamı bir araya getirirken.
Mekke İttifakı’nın ilk hedefi yıllardır Suudi Arabistan’ın alçakça saldırılarına yiğitçe karşı koyan Yemen halkı. Orada bir parantez açalım. Yemen’e saldıran salt Suudi rejimi değil. 11 yıldır İsrail, ABD, İngiltere gibi emperyalist güçler de şanslarını denediler. Tıpkı Suudiler gibi, tek başardıkları Yemen’de çoğu çocuk ve kadın yüz binlerce kişinin ölümüne sebep olan bir cehennem yaratmak oldu. Yalnız başaramadılar. Direniş güçlenerek sürüyor. Her saldırıya misliyle yanıt veriyor.
Yarı mizahi yarı küçümseme içeren bir yaklaşımla terlikli denilen savaşçılardan ibaret de değil Yemen halkını savunan güçler. CHP’nin, pardon Yeni Parti’nin dış politika danışmanının talihsizce sarf ettiği “Ayakta sandalet, elde keleş zafer kazanamazsınız” sözlerine sığacak gibi de değiller. Yeni Partili profesör “hayat öyle değil” diyerek emperyalizmle savaşın böyle yapılmayacağını söylüyor. Gerçekten de Ensarullah’ın Suudi Arabistan ve arkasındaki emperyalizmle mücadele için uygun bir yere demet demet siyah karanfil bırakmaları daha uygun olurdu.
Konumuza dönersek, Ensarullah bizlere anlatıldığı gibi salt Şiiliğin Zeydi koluna mensup Şiilerden oluşmuyor. İçinde Sünni gruplar da var. Bir de kullandıkları silahlar da, ülkelerinin topografik özelliklerini bir avantaja çeviren savaş taktikleri de ilkel olmaktan uzak. Emperyalizme ciddi bir tokat aşk ettikleri de romantik bir yaklaşım değil, bayağı gerçek. ABD geçen yıl saldırdıktan sonra ateşkes anlaşmasına vardığı Ensarullah’la bu yıl Umman’da kez daha görüştü. Gizli bir bilgi değil. Trump söyledi. Dünyayı Avrupa ve ABD’den ibaret görenlerin, İsrail’in kaleme aldığı/aldırdığı bilgi notları çerçevesinde bölge gelişmelerini yorumlayanların bu kadar açık ofsaytta kalmaları doğal. Çalışmak lazım!
Suudiler bir yandan Pakistan ve Türkiye’yi savaşa sokarken bir yandan da paralı asker devşirme derdindeler. Riyad’ın Colani’den 20 bine yakın cihatçı militan istediği ve bunun için mali destek vaadinde bulunduğu söyleniyor. En sondan başlayalım. Son haberlere bakılırsa HTŞ içerisinde ciddi bir gerilim ve iç çatışma yaşanıyor. Dünyanın dört bir köşesinden toplanan kelle kesiciler Alevi katledemedikleri zaman mutsuz olup birbirlerine giriyorlar. Fransızca konuşan cihatçılar Colani’ye ültimatom veriyor, Çeçen cihatçılar iyi yaptınız diyor, Uygurlar bozuk atıyor vs.. Şimdi bunlardan bedeli mukabili 20 bin adet temin edilecek, Yemen’e gönderilecek ve savaşın gidişini değiştirecek. Hiç sanmam!
Pakistan’ın Suudilerin bu kirli savaşına angajmanının seviyesinde de artış olduğu açık. Ülkede zaten, Mekke İttifakı öncesinde de konuşlanmış olan Pakistan Hava Kuvvetleri’nin Yemen halkına yönelik bombardımanlara katıldığı söyleniyor. Resmi teyit yok zira Pakistan’da da bu kirli savaşa katılım konusunda yükselen tepkiler var.
Geldik Türkiye’ye. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Suudi Arabistan’a asker konuşlandırılabileceğini söylerken, Mekke İttifakı’na dair anlaşmanın TBMM’ye getirilmesine yönelik hazırlıkların tamamlandığını da öne sürüyor. Fidan bir yandan da, “Asker göndeririz ama saldırılara katılmayız, sadece Suudi rejimini koruruz” diyor.
Millî Savunma Bakanlığı'nın resmî ve yarı resmî açıklamalarına bakarsak Bin Salman’ın postunu korumak amacıyla askeri güç göndermek için var olup olmadığını hâlâ bilmediğimiz Mekke Anlaşmasına ihtiyaç yok gerçekte. Zamanında TBMM’den geçmiş bulunan 2010 tarihli ikili Askeri İşbirliği Anlaşması yeterli yasal çerçeveyi sunuyor. Dikkat, buradaki önemli ayrıntı Fidan’ın sözlerinde. Yemen’e saldırılara katılmayacak (veya katılmayacağı söylenecek) bir askeri gücün gönderilmesi ve Suudi Arabistan’da konuşlandırılması için bir tezkere yeterli. O da halkla bağı sıfırın altında bulunan mevcut meclisten iki saatte geçer. Şekil şartı da hallolur.
Ortada bir niyet olduğu, sermaye sınıfının iktidarı ve muhalefetiyle milli çıkar naraları atarak böyle bir maceraya destek vereceği açık. Rejimin krizini aşmak ve bekasını güvence altına almak için Yemen’de bir “milli dava” uydurmak pratik gelebilir.
Yine de Akepe’nin işi kolay değil. Türkiye’nin, ABD ve İsrail’in çıkarları için mezhep savaşı görünümlü bir savaşa sokulmasına İslamcı kesimden de itirazlar yükseliyor. Kabul edelim ki, en dindar kesimler de dahil, Suudi Arabistan sevgisi Türkiye’de pek yaygın sayılmaz.
Hiçbir savaşa girmeden savaş şartlarında hayatta kalma mücadelesi veren halkın büyük çoğunluğunun böyle bir kararı desteklemeyeceği de kesin. Hemen hiçbir konuda halkı önemsemeyen, genel oy hakkını bile kolaylıkla oyuncağa çeviren Akepe-Mehape düzeni, bu konuda da halkı dikkate almayabilir.
Yalnız, devletin güvenlik aparatı içerisinde Yemen’e girmenin Suriye ve Irak’a girmek gibi bir şey olmadığını hesap edebileceklerin bulunduğundan eminim. Fidan’ın içerideki soru işaretlerini dikkate aldığı izlenimi veren kısmen ihtiyatlı sayılabilecek ifadelerini ve geçen ay Erdoğan’ın yanlış hatırlamıyorsan Newsweek dergisine verdiği mülakatta Mekke İttifakı’nı Yemen’e doğrudan askeri müdahale anlamına gelmediği yolundaki sözlerini önemsemekten yanayım.
Özetlemek gerekirse, istiyorlar ama korkuyorlar diyebiliriz.
O korkuyu halkın haklı itirazlarının baskısıyla büyütsek ne kadar iyi olur!