Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Polonya’da ne oldu?

Savaşa hazırlanan Avrupa sermaye düzenleri, bütün dünyaya yıllardır yedirdikleri “demokratik standart ve ölçütler” palavrasını işlerine geldiğinde rahatlıkla çiğneyebiliyorlar. “AB’ye girseydik başımıza bunlar gelmezdi’ diyenlere adeta bir hayat dersi!

Yayın Tarihi: 02.11.2026 , 00:04

Uluslararası gündem bakımından hareketli bir hafta yaşadık. Brezilya, Sırbistan ve İsrail’deki seçimler, Mekke İttifakı’nı oluşturan üç ülkenin Tahran ziyareti, Fransa ve İtalya’daki gösteriler filan derken Cuma gecesi Polonya karıştı.

Kısa ve tek bir cümleyle anlatırsak, Hükümet Anayasa Mahkemesi'ni bastı. Mahkemeye atanan hâkimlerin hangisinin en hakiki yargıç olduğu kavgası deyim yerindeyse karakola taşındı. Polis mahkeme yerleşkesine girdi, dış gezisini yarıda kesen Cumhurbaşkanı polis tarafından kuşatılan binaya zorla girdi vs..

Ne diyordu Ruhi Su?

“Artar eksilmeyiz zindanlarında,
Kolay değil derdin ucu derinde”

Bu derdin ucunu bulmak için de biraz geriye gitmek gerek. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından burjuva demokrasileri kapsamlı bir tadilat ihtiyacı duydular. Savaş öncesinde “demokratik” seçimlerle iktidara gelen Nazizm ve Faşizm, bu yeni tasarımı zorunlu kıldı. En çok oyu alanın tümüyle hâkim olduğu sistemin yürümediğini düşündüler. Yüksek yargı bu tasarımda denge denetleme işlevi görmek üzere güçlendirildi. Benzer bir gelişme doğal olarak Türkiye’de de yaşandı. 1961 Anayasası Meclis çoğunluğunu elde eden bir iktidarın “siz isterseniz hilafeti de getirirsiniz” veya “merkebi aday yapsam seçtiririm” yoluna girmesine karşı bir tedbir olarak güçlü bir Yüksek Yargı oluşturuldu.

1961 ile 80 arasını anımsayanlar ya da okumuş olanlar, siyasi iktidarların, özellikle de Demirel’in bu işten ne kadar şikayetçi olduğunu anımsarlar. Siyasetin aldığı idari kararlar sık sık Danıştay’dan dönerdi. Ucube yasal düzenlemeler Anayasa Mahkemesi’ne takılırdı vs..

Sadece yüksek siyasetten de söz etmiyorum. Benim çocukluğumdan hatırladığım resimler arasında üzerinde “Danıştay kararıyla” yazılı sinema afişleri vardır. Neyi izleyip izlemeyeceğimize karar vermek isteyen idare Danıştay’a takılırdı.

12 Eylül’le birlikte, bastırılan emekçi taleplerden kurtulan ve gemi azıya alan sermaye ile onun öz evladı Türkiye sağcılığı bununla yaşamayı öğrendi. Daha doğrusu bu kurumları ortadan kaldırmak yerine dönüştürmenin yollarını buldu. Tek sıkıntı iktidarların sık değişmesiydi. Zira bu kurumlarda kadrolaşmak bir seçim dönemine sığmıyordu. Onu da gitmek bilmeyen, gitmeyi öngörmeyen ve sermaye tarafından gitmesi zinhar arzu edilmeyen Akepe çözdü. Gitmemek ile yüksek yargıyı pasifize etmek arasında net bir ilişki bulunduğunu anlamak için salt Anayasa Mahkemesi'ne değil Yüksek Seçim Kurulu’nda da yaşanan değişikliklere göz atmak yeterli. Hani şu mühürsüz oylar filan...

Herkes haklı olarak kendi derdiyle ilgileniyor ama Türkiye’de gördüğümüz bu eğilim sermaye iktidarlarının bulunduğu her ülkede şu veya bu şekilde yaşandı. ABD’deki Yüksek Mahkeme tartışmalarına bakarsanız görürsünüz. Mesele her istediğini yapmak isteyen kötü niyetli, kötü karakterli liderler değil elbette. Bu işin bir de ekonomi politik boyutu var. Sermayenin yerlisi de yersizi de hızlı karar alan iktidar ister. Kâr hadleri düştüğünde, kriz ve savaş ufukta göründüğünde bu beklenti daha da güçlenir. Sermaye kendi denetimindeki devlet bir karar aldıktan sonra, “hak, hukuk gak guguk” diye işlerin yavaşlatılmasını arzu etmez. Örneğin herhangi bir ülkede Danıştay’ın iktidar aparatına dönüştürülmesi sermaye yağmasını kolaylaştırır. Ormanlarınız, dereleriniz, verimli topraklarınız sermayeye daha kolay peşkeş çekilir. Anayasa Mahkemesi için de aynı durum geçerlidir. Attığınız yağma, talan ve bunlara eşlik etmesi gereken zulüm adımlarının önünde bir takoz olmaktan çıkarılması gerekir. 

Ne diyorduk? Bu süreç birçok ülkede değişen seviyelerde yaşanıyor. Polonya’da gördüğümüz de kabaca bu şablona uygun.  Polonya’daki meseleyi biraz daha açmadan Avrupa’nın jeopolitiğine de bakalım.

Kendini kıta sanan yarımada bir süredir düşük yoğunluklu bir savaşta ve daha yüksek yoğunluklu bir savaşa hazırlanıyor. Düşman Rusya. Gerekçe Rusya’nın Ukrayna’yla yürüttüğü savaş. Çok değindiğim için uzun uzun savaşın aslında çok önceden başladığını, Kırım meselesini, Donbass’ta öldürülen binleri, Odessa katliamını filan anlatmayacağım. Elimizde öyle operasyon filan değil nur topu gibi bir savaş var.

ABD, AB ve bu ikisinin toplamından az fazlalığı bulunan NATO Rusya’yla birkaç cephede savaşıyor. Bu savaşın şu anki politik ve ekonomik cephelerine, doğrudan askeri boyutun da eklenmesine yönelik bir hazırlık da sürdürülüyor. Bu üçüncü cephenin açılması için ekonomilerin militarizasyonu ve rıza üretimi şart. Bu sonuncusu ciddi bir mesele. Avrupa halklarını savaşa ve savaşa hazırlanıldığı için daha fazla yoksullaşmaları gerektiğine ikna etmek zor.

Bu yüzden de Avrupa’da ne yaşansa parmakların Rusya’yı göstermesi, her şerrin kaynağının Rusya olduğu, yarı Moğol Rus barbarlarının Avrupa kapılarında bekleştiği anlatısının yerleşmesi gerekiyor. Avrupa ülkelerindeki her seçim, her siyasi gelişme içine bir Rusya sosu katılarak yansıtılıyor. Seçimleri A partisi kazandı, Rusya’ya rağmen, kaybetti Rusya yüzünden... İyi çocuklar Rusya’ya karşı, kötü çocuklar Moskova yanlısı.

Elbette Rusya’nın Avrupa’da hiçbir şeye karışmadığını iddia edemeyiz. Bölgenin büyük gücü olarak Moskova kendisine karşı açılan cepheyi zayıflatmak için elinden geleni ardına koymuyor. Avrupa genelinde birçok aşırı sağ hareketi ve bu arada göçmen karşıtı siyasal anlatıyı destekliyor. Yalnız bunun sınırları var.

Polonya’da yaşananların da Batı medyasında ve bizdeki tercüme medyasında yansıtılma şekli de bu ikiliğe uygun oldu. Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski önceki akşam yaşanan olaylarda Rusya’nın ve ABD’nin parmağı olduğunu söyledi. Başbakan Tusk da bugün kervana katıldı ve Rusya’yı hedef tahtasına yerleştirdi.

Polonya’daki siyasi tabloya bakıldığında Eski AB Konseyi Başkanı ve mevcut hükümetin başbakanı Tusk’un AB yanlısı olduğunu hemen söyleyebiliriz. Burada sorun yok. Yalnız, önceki iktidar partisi PiS, Türkçesiyle söylersek Hukuk ve Adalet Partisi’nin Moskova’nın hizmetinde olduğunu iddia etmek bir hayli abartılı. PiS, tam da kısaltmasının kulağınıza geldiği gibi bir parti. Alabildiğine milliyetçi, muhafazakâr, aşırı sağcı. Yalnız büyük bir sorun var. Polonya’da aşırı milliyetçi bir partinin Rusya yanlısı olabilmesi, tarihsel sebeplerle mümkün değil. Zira Polonya milliyetçiliğinin ana beslenme noktası Rusya karşıtlığı.

PiS iktidarı her zaman AB’ye karşı daha mesafeli, daha egemenlikçi bir tutuma sahipti. Yazının başında anlattığım denge denetleme mekanizmalarını ortadan kaldırmaya yönelik bir politika da izledi. Anayasa Mahkemesi’ne kendisi gibi düşünenleri doldurmak için arka ve yan kapıları kullandı. Bu yüzden de Brüksel’le sıkça kapıştı. Bununla birlikte ABD’nin Avrupa’daki en sadık kullarından biri oldu. O sırada ana muhalefet lideri konumundaki Tusk’ı da sık sık Rusya taraftarlığıyla suçladı. Aynı zamanda Ukrayna yönetimine karşı da sert bir üslup benimsedi. Polonya milliyetçiliğinin çekirdeğindeki irredantist damarın Ukrayna’ya dair düşüncelerini bilirseniz bu da bir sürpriz değil.

Ancak bütün bunlar otomatik olarak PiS’in Rusya yanlısı olduğunu kanıtlamıyor. İktidarı boyunca Rusya’ya karşı sert bir söylem benimseyen, Moskova’dan enerji alımlarını da neredeyse sıfıra düşüren PiS’ten Rusya “vekili” yaratmaya kalkışmak pek de inandırıcı olmuyor.

Tusk hükümeti, önceki iktidarın kendisini bağlayan zincirleri kırmak, sermayenin talepleri doğrultusunda denge denetleme mekanizmalarını ortadan kaldırmak için attığı adımları tersine çevirmeye çalışırken aslında halefiyle aynı ölçüde hukuksuz ve zorbaca yöntemlere başvuruyor.

Ülkenin önde gelen “liberal ve AB yanlısı” hukukçularından Marcin Matzcak konuyu BBC’ye değerlendirmiş. Bir başka deyişle, “ben demiyorum adamlarınız söylüyor”. Matzcak, önceki iktidarın atadığı Başkanın Anayasa Mahkemesi’nin tarihindeki en berbat herif olduğunu söyledikten sonra şunu belirtiyor: “Tusk hükümetinin bu başkanı görevden alıp, yeni başkanı polis zoruyla dayatmaya kalkışmasının hiçbir hukuki dayanağı yok! Bu eylem Polonya’da hukukun üstünlüğü ilkesinin en az yirmi yıl için ortadan kalktığı anlamına geliyor.”

Peki biz bu olup bitenden ne anlıyoruz? Birincisi kötü çocukların mutlaka Rusya yanlısı olmadıklarını. İkincisi sermaye düzenindeki iyi çocukların da aslında kötü çocuklarla aynı hamura sahip olduklarını. Üçüncüsü burjuva demokrasilerinin bir dönemin ihtiyacı olarak sunup hayata geçirdikleri ilkelerden ilk fırsatta vazgeçebildiklerini. Dördüncüsü AB’nin herhangi bir icraatı ilkesel temelde değil, kimin yaptığına bağlı olarak değerlendirdiğini.

Bu son hususta bir anımsatma yapalım. Gürcistan veya Moldova’da yakın dönemde düzenlenen seçimlerde iki farklı sonuç çıktı. AB birinde kazandı, diğerinde kaybetti. Brüksel’e bakılırsa, Gürcistan’da kaybedilen seçimde Rusya’nın müdahalesi ve hile olduğu kesindi. Moldova’daki seçim zaferi ise tertemizdi. Oysa biliyoruz ki, Moldova’da da hem legal hem de illegal yöntemlerde seçimlere AB ve ülkedeki uzantıları tarafından müdahale edildi. Rusya’da yaşayan Moldova vatandaşlarının oyları bilinci olarak eksik sayıldı. Seçime giren AB karşıtı partilere karşı adli operasyonlar yapıldı, adaylar içeri tıkıldı. Bu arada Türkiye sağcılığının arada bir ve işine geldiğinde hatırladığı Gagavuzyeri’nin Başkanı da AB’cilerin kurbanı oldu ve hapse atıldı.

Özetlersek, Polonya’da Rusya-AB kavgası yok. İki sermaye yanlısı ve halk düşmanı gücün iktidar için kapışması var. Polonya halkına ne faydası olur bilemem ama bir gerçeği bizlere yeniden anımsattığı için Türkiye ve dünya halkları için yararlı bir gelişme sayabiliriz.

Savaşa hazırlanan Avrupa sermaye düzenleri, bütün dünyaya yıllardır yedirdikleri “demokratik standart ve ölçütler” palavrasını işlerine geldiğinde rahatlıkla çiğneyebiliyorlar.

“AB’ye girseydik başımıza bunlar gelmezdi’ diyenlere adeta bir hayat dersi!

Yazarın Son Yazıları