Engin Solakoğlu
Bir millet, pek çok dert!
Yayın Tarihi: 19.10.2026 , 00:03
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Türkiye ile Azerbaycan arasında artık gizlenemeyen bir sürtüşme yaşanıyor. Cümleyi Aliyev rejimi ile Türkiye’deki Akepe iktidarı arasında sürtüşme var şeklinde kursak daha doğru olur. Zira bir millet oldukları tartışmaya açıksa da, iki halk arasındaki az bir çaba ile birbirini anlayabilmek bakımından büyük bir yakınlık olduğu kesin.
Şimdi işgüzarın biri “vay bize iki millet dedi, bölücülük yaptı” diye ihbar eder diye çekindiğimden değil anlaşılmamak kaygısından açayım. Azerbaycan’da yaşayanlarla ortak noktalarımız bulunduğu kadar ayrıştığımız bir tarihsel ve kültürel gelişim süreci var. Halkların kardeşliği ve birlikte yol yürümek için soy akrabalığı da gerekmiyor.
Türkiye ile Azerbaycan yönetimleri arasındaki sorunlar İlham Aliyev ve Erdoğan’ın hanesine yazılıp sıyırılmayacak kadar eski ve köklü. Bunları kronolojik olarak sıralayıp anlatmaya kalkışsak bir köşe yazısına sığdıramayız. İyisi mi, son dönemde yaşananlara bakmakla yetinelim.
Taze krizimiz Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in 2 Ekim günü yaptığı bir konuşmada özetle “Herkes yerini bilsin, içişlerimize karışmasın” demesiyle gündeme taşındı.
Aliyev’in sözleri özellikle de iktidar yanlısı basının bir bölümünde Rusya ve İran’dan şikâyet gibi yansıtıldı. Bu sığ ve gerçeği örtme amaçlı yorumlara göre, Aliyev İran’ı Azerbaycan’ın içişlerine karıştığı, Rusya’yı ise 2020’deki İkinci Dağlık Karabağ Savaşında Bakü yönetimine yüksek fiyatlarla silah sattığı için hedef alıyordu.
Oysa “kimsenin yardımına da himayesine de ihtiyacımız yok” diyen Aliyev’in Karabağ savaşını kimsenin yardımı olmadan kazandıklarına yaptığı vurgu hedefte Türkiye’nin bulunduğunu ortaya koyuyordu.
Peki Akepe iktidarı sürsün diye 2023 seçimlerine dahi müdahale eden, Türkiye’deki sermaye düzeninde özellikle de enerji sektöründe ağırlıklı yer tutan Bakü yönetimi şimdi neden bu kadar celallenmişti?
Sorunun yanıtı, nüfusunun kabaca yüzde 75’i Şii olan ancak laik yaşam pratiğinin yaygın olduğu Azerbaycan’ın bu eğitim yılının başında okullarda başlattığı bir uygulamaya Türkiye’deki İslamcı çevrelerden gelen tepkilerle ilgili ama fazlası da var.
Okullardaki kıyafet yönetmeliği 2010 tarihliydi ve okul kıyafetinin dinsel simgeler içermemesine dairdi. Yalnız o zamandan beri, yönetmeliğin uygulanması okul yöneticilerine bırakılmıştı ve özetlemek gerekirse gevşek tutuluyordu. Yönetmeliğin bu kez merkezi bir yaklaşımla ve ödünsüz uygulanmaya başlanması Türkiye’deki malum çevreler tarafından İslam düşmanlığı olarak etiketlendi ve kıyamet koptu. Beştepe Sarayı’nın küfür, hakaret ve tehditten sorumlu kadroları dahi topa girdiler.
Karabağ savaşında verilen desteği hatırlatarak Bakü’yü nankörlükle, 28 Şubat benzeri uygulamalar getirmekle suçladılar. Daha da komiği, Bakü’nün uzun yıllardır İsrail’le ticaretten istihbarata, askeri işbirliğinden siyasi desteğe kadar geniş bir yelpazede devam eden ilişkilerini de eleştirilerinin odağına yerleştirdiler.
İsrail meselesini açmadan önce Aliyev rejiminin bu konudaki tutumunun neden sertleştiğine değinmekte yarar var. Azerbaycan’da dincilik sorunu geçmişte doğal olarak mezhep ortaklığı bulunan İran kaynaklıydı. Baba-oğul Aliyev’ler bununla baş etmekte zorlanmamışlar, bu akımın öncülerini ya içeri tıkmışlar ya da ülkeyi terk etmelerini sağlamışlardı.
Ancak Türkiye kaynaklı sorun daha farklıydı. Denilen o ki, Türkiye uzun yıllardır Azerbaycan halkına yönelik bir Sünnileştirme faaliyeti yürütüyordu. Türkiye’ye eğitim için gelen asker, memur ve öğrenciler bu işin bir bacağını oluştururken, Azerbaycan’da Fethullahçıların açtığı yoldan şimdi Akepe’ye yakın tarikat ve cemaatler ilerliyordu.
Aliyev, İkinci Dağlık Karabağ savaşına kadar buna pek ses çıkartmamıştı. Aksine bu Türkiye kaynaklı dinselleşmeyi savaşa motivasyon sağlamak için kullanmıştı. Ancak savaş bitip Karabağ geri alındıktan sonra Aliyev sırtını Akepe Türkiyesi’ne dayamış yeni bir muhalefet odağı oluşması riskini görmüş ve gevşettiği dizginleri bir anda sıkılaştırmıştı.
Şimdi gelelim İsrail konusuna. İsrail dediğimiz parazitin zararları saymakla bitmez ama bir de yararlı olduğu yerler var. Ankara ve Bakü birbirlerine girince İsrail ciddi bir ifşa malzemesine dönüştü.
Türkiye’deki siyasal İslamcıların aniden Azerbaycan-İsrail ilişkilerini keşfetmelerine (!) karşılık Bakü yönetiminin kontrolündeki medya Akepe iktidarının kırıklarla dolu İsrail karnesini ortaya döküverdi.
Devlet Ajansı APA 6 Ekim günü Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin sürdüğünü somut verilerle ortaya koyan bir haber yayınladı. Türkiye ve İsrail arasındaki ticari gemi trafiğinin isim isim listelendiği haber birkaç saat içerisinde buharlaştı ama fitil ateşlenmiş oldu.
Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi “sen de haklısın, sen de” diyebileceğimiz bir noktadayız. Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri insanlığa karşı suç niteliğinde. Yalnız Bakü, bu konuda en ufak bir gizleme çabası göstermiyor. Suçunu gün ışığında işliyor.
İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı’na katılımı krize bir katman daha ekledi. Herzog, Azerbaycan Hava Yolları’na ait bir ticari yolcu uçağıyla Türkiye hava sahasını kullanarak Bakü’ye gitti. Türkiye İsrail devlet uçaklarına üst uçuş yasağı uyguluyor ama Tel Aviv bağlantılı yolcu uçaklarının geçişine izin veriyor. Ayrıca üst uçuş yapan sivil uçakların yolcu listesi vermesi gibi bir zorunluluk da bulunmuyor. Sonuçta Bakü, Ankara’nın gözünün içine baka baka “sıkıysa...” demiş oldu.
Konferans sırasında ise Herzog konuşurken Türkiye ve ağırlıkla Arap ülkelerinden oluşan toplam 12 Müslüman ülke salonu terk etti. Bu arada Türk Devletler Teşkilatı'na üye Orta Asya Cumhuriyetleri salonda kaldılar. “Vay namussuzlar!” diyebiliriz dolu dolu.
Yalnız diplomasi öyle bir şey değil. İsrail’e karşıysan, öncelikle o konferansa davet edilmesine karşı çıkarsın. Ev sahibi ülke davette ısrar ederse, o konferansa katılmaz, senin gibi salon terk etme şovu çeken ülkeleri de peşine takarsın! O konferansa dalga geçer gibi soykırımcı bir rejimin Cumhurbaşkanını davet edenlerin ve o konuşurken salonda kalanların ilkesizlik ve insanlık düşmanlığı açık. Yalnız İsrail’in katılacağını bilerek o konferansa gidenlere bir de “riyakârlık” tacı takmak eklemek gerekir.
Esasen Aliyev ve Erdoğan yönetimlerinin İsrail üzerinden bir kez daha zıtlaştıkları görüntüsü aldatıcı. Gerçekte iki ülkenin İsrail’e verdikleri soykırım desteği arasında somut fark yok. Aliyev rejimi bunu açıktan yaparken Akepe düzeni bir yandan ticareti sürdürüyor, Ceyhan’dan Azerbaycan petrolünü İsrail’e aktarıyor, İsrail’in katılımını spor dahil hiçbir alanda boykot etmiyor, boykot örgütlemiyor sadece söylem seviyesinde bir karşıtlıkla halkını ve insanlığı kandırmaya çalışıyor.
Akepeli Dışişleri Bakanı Fidan’ın bu konferans vesilesiyle gerçekleştirdiği Bakü ziyaretinin bir başka boyutu da var. Fidan yaptığı görüşmelerde ismini anmadığı başörtüsü krizine dair ılımlı mesajlar verdi. Hatta Fidan’ın “hepimiz kardeşiz” vurgulu sözlerine Ankara’dan da destek geldi. Erdoğan’ın, İyi Parti’den transfer ettiği Turancı taklidi yapmaktan sorumlu yardımcısı Zorlu da “Erdoğan’ın Azerbaycan’ı yürekten sevdiğini ve ikili sorunların aile içinde çözüleceğini” belirtti.
Yalnız öyle görünüyor ki, Aliyev rejiminin öfkesi bitmiş değil. Ankara’nın meseleyi geçiştirme çabalarına karşın Bakü'nün salvoları devam ediyor.
PUBLIKA.AZ haber sitesi Cuma günü bir yorum yayınladı ve Akepe iktidarını doğrudan Azerbaycan’ın ulusal kimliğini hedef almakla, Türk dünyasının bütünü için bir tehdit haline gelmekle suçladı. Yorumda Akepe’nin Türkiye’nin anayasasındaki laiklik ilkesine aykırı bir icraat yürüttüğü de vurgulandı.
Azerbaycan’ın devlet kontrolündeki basınında ayrıca Fidan’ın Bakü’de kimi muhalif çevrelerle görüşmeler yaptığı ve Aliyev’e bir darbe planlamaya çalıştığı iddiaları yer aldı.
Bu darbe iddiasının gerçekle ilişkisi olmayabilir. Bu tür rejimler yaprak kımıldasa darbe girişimi diye sunarlar. Yabancı olduğumuz bir refleks değil. Yakın zamanda iktidar ortağı bir siyasetçinin “seçimleri kazanmak suretiyle iktidarı değiştirmeye yeltenmek” şeklinde bir demecini anımsıyorum örneğin.
Yalnız, meşhur sözdür: “Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez”. İki ülke arasındaki ilişkilerin tarihçesine bakınca iddiayı tümüyle temelsiz ilan etmek de pek kolay görünmüyor. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” sözünü unutmayalım.
Azerbaycan’deki rejimin savunulacak bir yanı yok. Gayet otoriter bir nepotizm. Yalnız şayet iddialar doğruysa bunu değiştirmeye niyetlenenlerin gerçek hedefini anlamak için Ankara’da dayatılan hükümet etme biçimine bakmak yeterli.
Bir millet miyiz tartışılır ancak tartışılmayacak bir gerçek var. Türkiye ve Azerbaycan halkları bu yönetimleri hak etmiyorlar.