Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Fransa’daki liseli ayaklanması

Neoliberal zehirle iyice beyinsizleşmiş Anglosaksonlar, medyaları ve dünyayı o pencereden izleyen yarım akıllılar ne derlerse desinler Fransızlar direnmeyi seviyor, bir kavgaya girerken “kazanır mıyız” diye düşünmüyorlar. Komün’ün duvarı orada duruyor. İnsanlığın eşitlik mücadelesi devam ediyor.

Yayın Tarihi: 04.10.2026 , 22:43 Güncelleme Tarihi: 05.10.2026 , 00:02

Belki de “Paris’te güz başkadır” demeliydim başlıkta. Çoğu zaman olduğu gibi yine Paris’te başladı çünkü bu yılki direniş. Lise öğrencileri 17 Eylül’den beri Paris ve banliyölerde küçük ateşler yakıyorlardı.

1 Ekim günü sendikalar öncülüğünde ülke çapında düzenlenen protesto gösterileri o küçük ateşlerin birleşip bir yangına dönüşmesine vesile oldu. Sendikaların sokağa çıkma sebebi 2027 bütçesiydi. Doğrudan bütçe sözcüğünü telaffuz etmeseler de 15-17 yaş arası yüz binlerin talebi de bununla ilintiliydi. Sonra bütün ülkeye yayıldı. Güz’ü güzelleştirdi.

Fransa, Avrupa’daki diğer benzerleri gibi, kapitalizmin kudurma emarelerinin arttığı bir ülke uzun süredir. Ülkede çoğunluğu aşırı sağı destekleyen medya tekellerinin konuştuğu ve konuşturduğu iki konu var. Birincisi artan kamu borçları, ikincisi Rusya’ya karşı silahlanma gereği. İlk bakışta ilgisiz görünen bu iki konuyu topladığınızda karşınıza sosyal devletin imhası çıkıyor.

II. Dünya Savaşı’nın sonunda Avrupa’nın en güçlü Komünist Partisi’ne sahip Fransa’da sosyal devlet sermaye iktidarlarının hayatta kalma aracıydı. Kamu borçlanması kısmen bunun finansmanını sağlıyordu. Meraklısı için belirtelim. Fransa’nın kamu borcu yaklaşık 3,6 trilyon Avro. Bu GSYİH’nın yüzde 115’ine denk geliyor ve yıl sonunda yüzde 120’ye yükselmesi bekleniyor. Sermaye borazanlarının “yandık bittik, kısıntı yapmak gerek, halka çok para harcıyoruz” feryatlarının kaynağı bu.

Bu konuyu sağlıklı şekilde değerlendirmek meslekten iktisatçıların işi elbette ama ortada bir garabet olduğu kesin. Borç miktarındaki artış kamu hizmetlerinin sürekli budanmasına rağmen yaşanıyor. Demek ki para halka değil başka bir yere gidiyor. Temel göstergelere bakarsanız sermaye diktatörlüğü, oranı düşürülen servet vergisi, Total gibi büyük enerji tekellerinden alınmayan vergiler ve Rusya’ya karşı silahlanma için özel sektöre (Dassault1 gibi) aktarılan kaynaklar paranın gittiği yer hakkında bir fikir verir.

Fransa’da sosyal devlet uygulamalarının yontulma süreci, “Reaganomics”2 sonrası başlamış, SSCB’nin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından sosyal devlet bir yük olarak sunulmaya başlamıştı. Herhangi bir toplumsal kazanımın ortadan kaldırılmasının sermaye diktatörlüğünün şiddet dozunu arttırmasına bağlı olduğu bilinciyle hareket eden Fransa bunun yollarını aradı ve buldu.

Sürecin dönüm noktalarından biri Sarkozy’nin 2008 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesiydi. Mitterrand ve Chirac, II. Dünya Savaşı sonrası dönemi siyasetçisi olduklarından halka ve kamuculuğa karşı yeterince cüretkâr değillerdi. Yoğurdu üfleyerek yiyorlardı. Yine de onların döneminde de banliyö ayaklanmaları yaşanmıştı.

Sarkozy ise neoliberal yıkımın ürünü olan yolsuz ve ahlâksız bir siyasetçiydi. Siyasette yükseldiği sıralarda bunlar itham sayılabilirdi ama artık bu nitelikleri mahkeme kararlarıyla da sabit. Cumhurbaşkanı olmadan önce müthiş İçişleri Bakanlığı yaptı. Bütün sağcı ve alçak siyasetçiler gibi güvenlik etiketi altında yoksul ve emekçi düşmanlığı yaptı. Fransa’nın sömürgecilik tarihinin doğrudan ürünü olan banliyölerdeki halkı beyaz orta ve üst sınıfların önüne atmaya dayanan bir politika güttü. Zenginleri daha da zengin kılarak zenginleşmek için şiddeti tırmandırması gerekiyordu. İçişleri Bakanlığı bunun için bulunmaz fırsattı.
Polis şiddetini en üst seviyeye taşımak için elinden geleni ardına koymadı. En önemlisi de, aşırı sağcı sendikaların polis içerisinde örgütlenmelerini destekledi. 2025’te yapılan bir kamuoyu yoklaması kolluk gücü mensuplarının neredeyse yüzde 60’ının aşırı sağcı RN (Ulusal Toplaşma3) seçmeni olduğunu gösteriyordu. RN’nin ulusal düzeydeki oy ortalamasının yüzde 30-35 olduğunu eklersek tablo netleşir.

Bu “başarı”yı sadece Sarkozy’nin hanesine yazamayız. Onu izleyen Hollande ve Macron da İçişleri Bakanlığı’na hep bulup bulabilecekleri en alçak siyasetçileri getirdiler. Sarkozy’nin Guéant’ı, Hollande’ın Valls’ı, Macron’un Darmanin ve Retailleau’su aşırı sağcı alçaklık düzleminde Sarkozy’den geri kalmadılar ve adım adım Fransız polisini RN’ye teslim ettiler.

Biraz geriye gidersek Sarkozy bu politikası ve “Sosyalist” etiketli sosyal demokratların geleneksel ihaneti, yolunu ve solunu çoktan yitirmiş Fransız Komünist Partisi’nin ataleti sayesinde Cumhurbaşkanlığı’na kadar yükseldi.

Cumhurbaşkanlığı döneminde eğitimden sağlığa kadar her türlü kamu hizmetini bilinçli olarak geriletti. Eşitsizliği zirveye çıkarttı. Eşitsizlik deyip geçmeyelim. Eşitlik Fransız Devrimi’nin üç temel kavramından biri ve Fransız halkının sıkı sıkıya bağlı olduğu bir ilkeydi. 1990’lara kadar Fransa’da zengin olmak ayıp, zenginlik sergilemek alçaklık kabul ediliyordu. Sarkozy bu ar damarını çatlatmayı başardı.

Sermaye desteğini arkasına aldı. Zengin seviyordu ama zenginliği, parayı daha da çok seviyordu. Halen yargılandığı yolsuzluk davalarının arasında şimdilik yok ama en büyük parayı Fransa’nın ve dünyanın en büyük kozmetik tekellerinden olan L’ Oréal grubundan çarptığı kesin. Sarko’nun cebine giren birkaç milyonun şirkete birkaç milyarlık vergi indirimi olarak döndüğüne de kuşku yok.

Geçen hafta kimi kaynaklara göre 400, kimilerine göre ise 900 okulu işgal eden, sokaklara çıkan liselilerin eylemlerinin arka planında kapsamlı bir sermaye saldırısına karşı duruş var. Peki önde ne var?

Olayların büyümesi ise aşırı sağcı bir çete gibi hareket eden Fransız polisinden kaynaklanıyor. Adeta işgal döneminde işbirliği yaptığı SS’lerden ilham almış gibi davranan Fransız polisi 15-16 yaşındaki çocuklara karşı sadece ölçüsüz şiddet uygulamakla kalmıyor aynı zamanda patronlarından aldığı talimat çerçevesinde bir psikolojik operasyon da yürütüyor.

Fransa’da ve dünyada artık tümüyle sermaye emrine girmiş medyaya değil bireylerin çektiği görüntülere sosyal medyada denk geldiğinizde açıkça görüyorsunuz. Maskeli ve gösterici gibi giyinmiş polisler, karşılarındaki üniformalı polislere bir şeyler fırlatıyor, mağaza vitrinlerini indiriyor, otobüs duraklarını tahrip ediyor. Sonra da CNEWS, BFM gibi sermaye borusu öttüren kanallar bu görüntüleri öğrenci şiddeti başlığıyla yayıyorlar. “Fışkiyeyi kırdılar/Camiye ayakkabıyla girdiler/Bacımızı incittiler”in daha organize bir versiyonu.

Bu arada şu ayrımı yapalım. Sokakta kabaca üç grup var. Birincisi polise mensup provokatörler. İkincisi, kapitalist sistemin çoktan beridir kaderine, yani işsizlik, suç ve uyuşturucuya terk ettiği, topluma baskısını arttırmak için bahane olarak kullandığı banliyö gençleri, üçüncüsü ise liseliler. İkinci grup da şiddete başvuruyor.

Liselileri kendi içinde iki gruba ayırabiliriz. İlk grup kamuya ayrılması gereken kaynakların sermayeye aktarılması yüzünden kalabalık, havasız, sağlıksız, adeta dökülen okullarda, yetersiz sayıda öğretmenle eğitim görenler. Bunlar en büyük grup. İkinci grup ise azınlık ama açıkçası Fransa’da ve dünyada insanlığın ölmediğine dair umutlarımızı taze tutuyor. Bunlar başta Paris olmak üzere kent merkezlerinde bulunan son derece donanımlı okullarda eğitim gören gençler. Sokağa çıkma sebeplerinden biri kendilerinin yararına gibi görünen eşitsizliğe duydukları tepki. Liselilerin ezici çoğunluğu, medyada yansıtıldığı gibi şiddete filan başvurmuyorlar. Aksine polis şiddetinin hedefindeler. Bu arada başvursalar da bu kendi başına bir suç değil. Hakkını vermiyor ve sana şiddet uyguluyorlarsa karşılık vermekte bir gariplik yok.

Bu arada insanlık adına bir güzellik de öğretmen ve okul yöneticilerinin, velilerle birlikte çocukları sermayenin itinayla  faşistleştirilmiş kolluğundan korumak için gösterdikleri gayret.

Fransa’da bu direniş ve dayanışma insanı umutlandırıyor ancak şunu unutmayalım. Yaklaşık 8 ay sonra Cumhurbaşkanı ve parlamento seçimleri yapılacak.

Cumhurbaşkanlığı seçiminin en güçlü adayı aşırı sağcı Marine le Pen. En iyimser tahmine göre bile ilk turda yüzde 30’u geçecek. Solda ise, solcuya benzer tek aday var. Boyun Eğmeyen Fransa (LFI-BEF) adayı Mélenchon. Anket şirketlerinin manipülasyon payını da hesaba katsak ilk turda yüzde 20’yi aşması zor. Üstelik esas rakibi Le Pen ve ilk fırsatta onun kuyruğuna takılacak diğer sağcı adaylar değil. Mélenchon’un Cumhubaşkanı olmasını, hatta ikinci tura geçmesini engellemek için en çok uğraşanlar sosyal demokrat ve sosyal liberaller. BEF ve Mélenchon’a karşı yürütülen kampanyanın odağında Yahudi düşmanlığı suçlaması var. Batı Avrupa’yı bilenler için çok tanıdık bir araç. Sermayeyi rahatsız ediyorsan neredeyse aynı anda Yahudi düşmanlığıyla suçlanıyorsun. Bu kampanyanın kaynağı İsrail ve Fransa’daki uzantısı olan CRIF. CRIF bir Yahudi çatı kuruluşu. Şu an tümüyle İsrail’in kontrolünde. Üstelik CRIF’e tavır koyan ve Mélenchon’u destekleyen birçok Yahudi örgütü, aydını ve bireyi de var. Elbette mesele Yahudiler değil, İsrail ve onun temsil ettiği sermaye.

İşin en gülünç yanı ise Mélenchon’a karşı olanların sonuçta Le Pen’i ve partisini destekleme çizgisine gelmiş olmaları. Oysa Yahudi düşmanlığı Fransız aşırı sağının genetiğinde var. Le Pen’in partisi Alman işgali ile işbirliği yapan, Fransa’daki Yahudileri trenlere doldurup ölüm kamplarına gönderen bir siyasi geleneğin doğrudan mirasçısı. Siyasi söylem düzeyinde şu an için gizlenen bu düşmanlık, parti militanları seviyesinde çok canlı. Aksi olması da mümkün değil. Irkçılık, şovenizm ve yabancı düşmanlığı aşırı sağın olmazsa olmazı.

İsrail ve ABD şu an birçok ülkede olduğu gibi Fransa’da da aşırı sağı destekliyor. Filistin soykırımı konusunda tavizsiz bir çizgi tutturan Mélenchon’u baltalamak için de bu silaha başvuruyor. Fransa sermayesi de aynı gemide.

Liseliler ve onunla dayanışan kitleler bu gidişi durdurabilirler mi göreceğiz. Yine de şunu teslim etmek zorundayız. Neoliberal zehirle iyice beyinsizleşmiş Anglosaksonlar, medyaları ve dünyayı o pencereden izleyen yarım akıllılar ne derlerse desinler Fransızlar direnmeyi seviyor, bir kavgaya girerken “kazanır mıyız” diye düşünmüyorlar.

Komün’ün duvarı orada duruyor. İnsanlığın eşitlik mücadelesi devam ediyor.

  • 1

    Dassault grubu uçak üretiminde uzmanlaşmış özel bir firmadır. Fransa’nın medarı iftiharı Rafale avcı uçakları bu firma tarafından üretilir. Dassault ailesi, ülkenin en eski ve en sermaye yanlısı gazetelerinden Le Figaro’nun da sahibidir. Le Figaro merkez sağ görünümü altında aşırı sağcı tezleri yayma ve popüler hale getirme işlevi görür.

  • 2

    “Reaganomics” ABD başkanı Reagan döneminde uygulanan ekonomik politikaya verilen isimdir. Tek bir kavramla özetlemek gerekirse halk düşmanlığına dayanır. Ayrıntısını internette bulabilirsiniz.

  • 3

    Rassemblement National’ın Türkçe karşılığı genellikle Ulusal Birlik olarak veriliyor. Bununla birlikte ben Ulusal Toplaşma, Toplanma ya da Buluşma’nın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Yazarın Son Yazıları