Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Avrupa’da uyanan sınıf bilinci

Ortada yadsınamayacak bir gerçeklik var. Sınıf uyanıyor... Yoksulluğun da, Gazze’de devam eden soykırımın da, göçmen düşmanlığının da, ırkçılığın, homofobinin de, çevre tahribatının da kapitalist düzenden kaynaklandığı bilinci yayılıyor, yaygınlaşıyor.

Yayın Tarihi: 26.10.2026 , 00:08

Avrupa’da halk direnişleri gerçekte uzun yıllardır sürüyor. Kimi zaman Balkanlar’da patlak veriyor kimi zaman Batı Avrupa’da. Yalnız son dönemde bir yoğunlaşma ve örtüşme olgusuna tanık oluyoruz.

Farklı ülkelerde çok farklı sebeplerle başlayan direniş ve gösterilerde zaman içinde ortak sloganlara ve taleplere ulaşıldığını görüyoruz. Bu ne tesadüf ne de kukuletalı adamların perde gerisinde hazırlayıp sahneye sürdükleri şeytani bir planın sonucu.

Kuduran kapitalizmin gelinen aşamada teknoloji tekellerinin iplerini çektiği bir diktatörlüğe dönüştüğü, bilginin ve haberin kitlelerin aklına ve vicdanına yönelmiş bir silah olarak kullanıldığı yadsınamaz. Halkları kötürümleştirerek rıza ve itaat üretme araçları arasında en etkililerinden biri bu.

Burjuva diktatörlüğü kurumsal şiddetin ve kolluk aracılığıyla uyguladığı fiziksel şiddetin yanında düşünsel bir şiddet türünü de iletişim teknolojileri üzerindeki tekelinden faydalanarak devreye sokuyor.

Çok teorik mi gittik? Somutlaştıralım. Avrupa’da 1980’lerde başlayan ama 1991’den sonra hızlanan halkları yoksullaştırarak sermayeye ilave kaynak yaratma stratejisi kılıflara ihtiyaç duyduğunda basılan düğmelerden biri göçmen meselesiydi.

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da fikri ve fiili planda çok güçlü ve meşru görünen sosyalizm talebine karşı bir tür imdat freni olarak kurulan Refah Devleti veya Sosyal Devlet 1991 sonrası sermaye iktidarları bakımından katlanılması gereksiz bir yük haline geldi. Dünyanın ekonomik dengeleri değişiyordu. Küresel ekonomik odak, özellikle de üretim bağlamında Asya’ya kaymıştı ve kâr hadleri düşen Avrupa sermayesinin rekabet gücü eriyordu. Böyle bir durumda akla ilk gelen telafi mekanizması emekçilerin soluk almasını ve davulcuya zurnacıya (sosyalizm ve komünizm olarak okuyun) kaçmamasını sağlayan Sosyal Devletin tasfiyesiydi.

Fransa’da ve birçok başka ülkede ana akım durumundaki liberal iktisatçılar “çok fazla harcama yapıyoruz, borçlanıyoruz” yakınmaları eşliğinde, hatalı ve masraflı olarak niteledikleri sosyal devlet uygulamalarını eleştirilerinin odak noktasına yerleştirdiler. Peki ne olmuştu da, nüfus artışı ihmal edilebilir düzeyde kalan bu ülkelerde sosyal harcamalar bu kadar artmış, devlet bu yüzden borçlanmaya gitmek zorunda kalmıştı. Savaş sonrası Avrupa’nın kalkınmasını sırtlayan ve artık emekli olan Avrupalı emekçilere “size artık pek para vermek istemiyoruz” demek siyaseten riskli olduğu için aynı kalkınma sürecinde payı olan göçmenlerin hedef gösterilmesi yoluna gidildi. Dayatılan söyleme göre, çok “fazla” göçmen vardı ve bu yüzden devletin parası sosyal harcamalara yetmiyordu.

Oysa en azından Fransa’da göçün, göçmenliğin tarihi çok gerilere gidiyor. Bunun temel sebebi de sömürgecilik. Siz gidip bir ülkeyi işgal ediyor, kaynaklarını yağmalıyor, dilini kültürünü eritip kendinizinkini dayatıyorsanız bunun elbet bir bedeli oluyor. Yaşanmaz hale getirdiğiniz ülkelerden kaçanların ilk adresi siz oluyorsunuz. Uzatmayalım, Fransa’da sömürgecilik kaynaklı göçmenlik olgusu 100 yılı aşkın süredir mevcut. Buna bir de sanayi devrimi döneminde sermayenin kömür madenlerinde öldürene kadar sömürmek için ihtiyaç duyduğu İtalyan, İspanyol, Polonyalı ve Portekizli emekçileri eklerseniz 200 yıllık bir göçmenlik gerçeğinden de söz edebiliriz.

Toparlarsak, savaştan sonra 30-40 yıl çalışıp emekli olan Bay veya Bayan Dupont’a artık devlet hastanelerinde eskisi ölçüsünde nitelikli ve ücretsiz hizmet verilemeyeceğini, çocuklarının veya torunlarının ücretsiz devlet okullarında ve üniversitelerde kaliteli aynı kalitede eğitim göremeyeceğini söylerken, bunun sebebi olarak göçmenleri göstermek çok pratik bir yöntem haline gelmişti. 
Sermaye diktatörlükleri çılgınca zenginleşen sermaye sınıfının bütün bu gerilemenin sebebi olduğunu söylemiyor, bunun yerine Bay ve Bayan Abdulkarim ve üç çocuğunu hedef tahtasına yerleştiriyor. Bunlar zaten esmer, hatta kimi zaman maazallah kara renkli! Üstüne üstlük en azından bir kısmı başka bir dine inanıyor. O yüzden de toplumun en ilkel “ötekileştirme” reflekslerini kışkırtmak için ideal örnekleri oluşturuyorlar. Aşırı sağ böylece pompalanıyor ve emekçi sınıfın kendi içerisinde bölünmesi güvence altına alınıyor.

Fransa’da Lagardere grubunun veya diğer büyük tekellerin denetimindeki medya sabahtan akşama kadar aşırı sağ tezleri pazarlıyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, “renkli” veya göçmen bir bireyin işlediği suça saatler ayrılırken, aşırı sağın parlak beyaz çocuklarının yine aşırı sağın denetimindeki polisin gözünün önünde yedikleri herzeleri görmezden geliyorlar. Fransa’da siyasi şiddete ilişkin istatistiklerin ortaya koyduğu bir gerçek var. Son yirmi yılda sağcıların işledikleri cinayetler, siyasi kategoriye sokulan ölümlü saldırıların yüzde doksanını oluşturuyor. Oysa medyaya ve onun ekranlarını parselleyen liberal siyasetçilere bakarsanız göçmenler ve onları destekleyen solcular “terörist”. Nasıl? Gözünüzün önüne “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyen bir Türk büyüğü geldi mi?

Bu arada semirtilen zengin kesimi aklamak için devreye “ama onlar çok çalışıyorlar ya da çok zekiler” anlatısı da devreye sokuluyor. Bu anlatının yanına “bunlar çok zengin olurlarsa daha çok yatırım yapar, daha çok iş alanı açarlar’ palavrası da devreye sokuluyor. Oysa gerçek çok farklı. Fransa’da da başka yerlerde de zenginliğin kaynağı yüksek zekâ veya yoğun emek değil, kamu kaynakları. Halkın, milyonların üretiminden kaynaklanan değer çeşitli mekanizmalarla aktarıldığı için bunlar daha da zenginleşiyor.

Bütün dünyaya büyük zekâ olarak pazarlanan Elon Musk’ın servetinin neredeyse tamamı kamu ihalelerinden (Pentago, NASA vs) yani ABD halkının parasından geliyor. Musk gibi ırkçı pislikler üzerine oturdukları o paranın içerisinde 20 bin şubeli bir hamburger zincirinde üç otuz paraya çalışan Afrikalı-Amerikalı veya hispanik emekçinin sömürülen emeğinin de bulunmasından pek rahatsızlık duymuyorlar ama “beyaz üstünlükçü” propagandaya yakıt sağlamaktan da hiç geri durmuyorlar.

Konumuza dönersek, Avrupa’nın dört bir yanında yanan çoban ateşlerinin Eylül sonu, Ekim başı gibi yaygınlaşması ve şiddetlenmesi de rastlantı değil. Her yıl yaz bitip sonbahar gelince sadece yapraklar değil burjuvanın sözde demokrasisinin de sırları dökülüyor. Somut olarak, bir sonraki yılın bütçe taslağının parlamentolarda görüşülmesine başlanıyor.

Yukarıda anlattığımız patronlara kaynak aktarma mekanizması herkesçe bilinmesine rağmen örneğin Macron veya onun en az kendisi kadar vasıfsız Başbakanı Lecornu Eylül ayında halkın karşısına çıkıp “Biz bu yılki bütçede de, çocukların okullarındaki sıralardan bir kısmını daha yenilemek ya da temizlenmeyen tuvaletlerine görevli atamak yerine büyük tekellere daha fazla kaynak aktaracağız” diyemiyor. Bu gerçeği kitap kalınlığındaki bütçenin verilerine gömerek gizlemeye çalışıyor.

Ne var ki, olanı biteni her geçen yıl zorlaşan geçim koşullarıyla daha fazla fark eden kitleler bu yüzden sokağa dökülüyorlar. Bu arada, teknoloji tekellerinin iletişim silahının namlusu en azından bu noktada sömürü düzenine çevrilebiliyor. Arnavutluk’ta, doğal bir park alanı ABD/İsrail sermayesine peşkeş çekilmesin diye sokağa çıkan genç, Yunanistan’da bir iş kazasıyla başlayan gösterilere katılan bir diğeri, Fransa’da olup biteni o iletişim araçları sayesinde görüyor ve dönüp kendi yaşadığı koşullara bakıyor. Bu sebeple “ücretsiz eğitim”, “NATO mezbahalarına değil halka bütçe” talepleri ortaklaşıyor.

Bu sorunlara barınma krizinin de eklendiği İspanya ve Portekiz’de meydanları dolduranların, tıpkı Fransa, Belçika ve Yunanistan’da olduğu gibi Enternasyonal marşıyla yürümelerinin, “El pueblo unido jamas sera vencido” şarkısına eşlik etmelerinin hiç de hafifsenemeyecek bir anlamı var.

Sermaye düzenlerinin sosyalizmi ve komünizmi halkların belleğinden silmek için ortaya koydukları 70 yıllık gayret, en gelişmiş yalan uydurma teknolojileri, kimlikçiliğe ve ideolojiden yoksun bir çevreciliğe sıkışıp kalarak sınıftan kopan Avrupa solunun bu sürece verdiği verdiği katkı, hepsi bir anda çöp oluyor.

Şimdilik Avrupa’daki eylemlerde öncü örgüt ve partilerden söz edebilecek durumda değiliz. Burada öncülüğü yapan bir fikir. Fransız devriminin doğurduğu, Ekim Devrimi’nin hayata geçirdiği, kapitalizmin bir türlü öldüremediği eşitlik fikri. Düzene karşı isyanının bu fikir etrafında örgütlenmesi sermaye diktatörlüğünün ortadan kaldırılmasının yolunu açmak üzere.

Ortada yadsınamayacak bir gerçeklik var. Sınıf uyanıyor... Yoksulluğun da, Gazze’de devam eden soykırımın da, göçmen düşmanlığının da, ırkçılığın, homofobinin de, çevre tahribatının da kapitalist düzenden kaynaklandığı bilinci yayılıyor, yaygınlaşıyor. Çok sevdiğim deyimle, mücadeleler ortaklaşıyor (la convergence des luttes) ve asıl hedef belirginleşiyor.

Çok kalabalık ve güçlüyüz. Bunu fark ettiğimizde gücümüz ve kalabalığımız daha da büyüyecek.

Hep söylüyorlar ya, “vergi alırsanız sermaye kaçar” diye. Sermayenin ve patronlara kaçabilecek yer bırakmadığımız bir dünya kuracağız!

Yazarın Son Yazıları