Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Görüntü ve gerçek

Kaynakları Batı sermayesinin yağmasına yeniden açılmış bir Rusya Londra, Berlin ve Paris’in ortak düşüdür. Üstelik bu umut sadece Atlantik’in doğusuna özgü değildir.

Yayın Tarihi: 24.08.2025 , 23:27 Güncelleme Tarihi: 25.08.2025 , 00:02

Geçen hafta ABD Başkanı Trump ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin arasındaki zirve toplantısını sıcağı sıcağına yorumlamaya çalışmıştım. Geçen sürede zirvenin kimi sonuçları daha bir netleşirken kimilerinin de sorgulanabilir hale geldiğini gördük.

Somutlaştırırsak, Alaska zirvesi daha planlandığı andan itibaren iki sonuç vermişti ve bunlarda bir değişiklik olmadı. Birincisi dünyayı hala kendilerinden ibaret sanan Batılı ülkelerin Rusya’ya yönelik diplomatik izolasyonunun ortadan kalkmış olması. İkincisi ise Rusya’nın küresel bir güç olmaya devam ettiği.

Diğer yandan, zirve sonrasında zuhur eden “Ukrayna meselesinin bir çözüme kavuşacağı” izlenimi daha 48 saat geçmeden “o kadar da çabuk ve kesin değil” seviyesine geriledi. Bu elbette kendiliğinden olmadı. Trump-Putin zirvesinden sonra açıklandığı gibi gerçekleşen Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’nin Washington ziyareti, şekil ve içerik itibariyle Alaska’da oluştuğu söylenen baktığınız açıya bağlı olarak “iyimser” veya ‘kötümser” havayı dağıttı. 

Şekilden kastım öncelikle Zelenski’ye eşlik etme furyası. Avrupa’dan yükselen “ben de geliyorum, ben de, ben de...” sesleri bana Malkoçoğlu filmlerini anımsattı. Hani bir grup akıncı esir alınır ve Bizanslı komutan seslenir “Hanginiz Malkoçoğlu ise bir adım öne çıksın”. Gerisini biliyorsunuz. Bu kadınlı, erkekli Malkoçoğlu ekibi de Zelenski’nin ardından Washington’a koştu. Trump yönetimi, “geleceğiniz varsa göreceğiniz de var” kabilinden bir program hazırladı. İkili görüşme yapıldı, Avrupalılar sonra içeri alındı, araya da bir basın gösterisi sıkıştırıldı. Washington zirvesi Oval Ofis'te Malkoçoğlu Volodimir Bey ve diğer çakma Malkoçoğullarının da katıldığı kapalı bir toplantıyla sona erdi.

Özellikle Avrupalıların katıldıkları basın toplantısının gerçekleşme biçimi ve Oval Ofis’teki oturma düzeni “Avrupa bitti”, “Rezil oldular”, “Trump hepsini maymun etti” gibi yorumlara neden oldu. Ne yalan söyleyelim, Avrupa’nın kibrinden, üstenciliğinden, ukalalığından ve sahtekârlığından çok çekmiş olan Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde “Oh olsun!” duygusu kamuoylarına hâkim oldu.

Gerçekten de basın toplantısında Trump’ın Avrupalı liderlere “sen sus, şimdi sen konuş” tarzı yaklaşımı, sonrasında Oval Ofis’te aynı liderlerin ders dinleyen öğrenciler gibi Trump’ın makamının karşısındaki sandalyelere oturtulmaları alışık olduğumuz diplomatik kalıplara uygun değildi.

Diplomaside şeklin çoğu zaman içerikle bağlantılı olduğu yadsınamaz bir olgudur ve o görüntüler ilk bakışta toplantı içeriğinin de şekle uygun şekilde gerçekleştiği izlenimi vermektedir. Daha açık biçimde ifade edersek, Trump söylemiştir, Zelenski ve Avrupalılar “siz nasıl isterseniz” deyip kafa sallayarak dinlemişlerdir.

Oysa diplomaside sadece satırlara bakmak yetmez. Gördükleriniz, işittiklerinizi dünyanın gerçekleriyle sentezleyerek görünmeyeni de tahmin etmek, satır aralarını okumak gerekir. Bu yöntem hiç yanılmayacağınız anlamına gelmez ama salt anlık görüntülere, sekanslara bakarak yanılmak yüzde yüz garantidir.

Bana sorarsanız pazartesi günü gerçekleşen Washington zirvesi veya gösterisinin sonuçları, Alaska sonrası ortaya çıktığı düşünülen Putin-Trump mutabakatını bir hayli “incitmiştir”. Bir kere Avrupa cephesi Alaska’daki “ateşkessiz nihai çözüm” uzlaşmasında gedikler açmayı başarmıştır. Almanya, Fransa ve İngiltere’nin önce ateşkes sonra barış masası ısrarı sürmektedir. Bunun sebebi de, “insanlar ölmesin, silahlar hemen sussun” filan değildir. Rusya’yı zayıf düşürerek, istediğinden daha azına mecbur bırakma, böylelikle rejimi zayıflatma umudu canlıdır. Zira bu umut aynı zamanda doğal enerji kaynaklarından yoksun Avrupa sermayesinin küresel rekabette ayakta kalma reçetesiyle bağlantıdır. Kaynakları Batı sermayesinin yağmasına yeniden açılmış bir Rusya Londra, Berlin ve Paris’in ortak düşüdür.

Üstelik bu umut sadece Atlantik’in doğusuna özgü değildir. Esasen Trump karşısında süklüm püklüm duran Eski Kıta liderlerinin esas güvencesi ABD’de de müttefiklerinin bulunduğunu bilmeleridir. Trump’ın Rusya’yla hızlı barış düşüncesi, salt Demokratlar tarafından değil, ABD’li muhafazakârlar ya da teknik terimiyle “neo-con”lar tarafından da paylaşılmamaktadır. Avrupalılar gibi, o çevreler de, Trump’ın ve akıldanelerinin “Rusya’yı yanımıza çekersek veya hiç değilse tarafsız hale getirebilirsek Çin’i daha hızlı çökertiriz” tezinin gezegen gerçekleriyle uyumsuz olduğunu bilmektedir.

Esasen Rusya’nın Ukrayna’da çabuk ve çıkarlarına azami uygunlukta bir çözüm için Çin’le kurduğu ittifaktan vazgeçebileceği varsayımını haklı çıkartabilecek tek bir veri bile mevcut değildir. Çin Halk Cumhuriyeti-Rusya Federasyonu birlikteliği birçok zaaf ve çelişki barındırmaktadır ancak bunlar, olası bir ayrışmanın küresel hegemonya mücadelesinde geri düşmek, hatta imha olmak anlamına geleceği gerçeğinin yanında ikincil kalmaktadır.

Alaska mutabakatında öne çıkan güvenlik garantileri meselesi de diplomatik deyimle bir “non-starter” hale gelme ihtimali barındırmaktadır. Rusya’nın savunduğu BMGK’nin 5 Daimî üyesinin verecekleri yazılı güvenlik garantileri ile Avrupalı liderlerinin gündeme itelediği “Ukrayna’ya NATO ülkelerinden asker yerleştirme” seçeneği arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi’nin diplomasi alanının temel doğrularıyla dalga geçer gibi “Barış Gücü” olarak nitelediği bu tür bir yığınak barış değil, bir sonraki savaşın garantisi olacaktır.

Kavramları eğip bükerek halka yutturmanın burjuva siyasetinin ata sporlarından biri olduğunu hepimiz biliyoruz elbette ama savaşan iki taraftan birine gönderilen askeri bir gücün “Barış Gücü” olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Üç yılı aşkın süredir devam eden Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın gerçekte Rusya ile NATO üyelerinin askeri ve ekonomik boy ölçüşmesinden başka bir şey olmadığı gerçeği ortada dururken Barış Gücü’nden söz etmek bütün dünyayı aptal yerine koyma girişimidir. Ciddi bir üniversitede uluslararası ilişkiler okuyan bir öğrenci böyle bir askeri yığınağı Barış Gücü olarak niteleme hatasına düşse okulu bitiremez.

Bu arada yeri gelmişken şunu da ekleyelim. NATO’nun böylesi bir askeri gücüne Akepe-Mehape rejimi koşa koşa katkı yapmaya gider. İktidarın sınıfsal konumu başka türlü davranmaya elvermez. Üstelik böyle bir eylem CHP içindeki yeri geldiğinde “tam bağımsızlıkçı Kemalist” taklidi yapan Batıcı liberaller ve kurtuluş umudunu emperyalizmin yardakçılığında gören eski solcu yeni komisyoncu milliyetçiler de dahil geniş bir toplam tarafından ayakta alkışlanır ve “iç cepheyi” daha da güçlendirir.
Ana konumuza dönersek, Ukrayna’ya verilecek güvenlik garantilerinin NATO’nun kurucu anlaşmasının 5. maddesine benzer bir hüküm barındırması da Rusya bakımından kolay kabul edilebilecek bir husus değildir. İttifak üyelerinden birinin ittifak dışından bir ülke tarafından saldırıya uğraması durumunda bütün NATO üyelerinin yardıma koşmasına öngören 5. Madde Ukrayna’yı resmen olmasa dahi fiilen NATO ülkesi haline getirir. Dolayısıyla varılacak uzlaşmanın hem Ukrayna’yı NATO dışında bırakması hem de böylesine bir güvence içermesi “hayatın olağan akışına” uymaz. Kaldı ki, günümüz dünyasında kimin nereye ilk olarak saldırdığının belirlenmesi son derece güçtür. Uluslararası jargonda “false flag” tabir edilen, faili ilk bakışta belirsiz kalan manevralara ve yeni bir savaşa geniş bir alan açar.

Buna en güzel örneklerden biri Kuzey Akım boru hattına yapılan sabotajdır. Rusya’dan Avrupa'ya gaz nakleden hatta yapılan saldırının aylarca Rusya’ya mal edildiği anımsanacaktır. Batının propaganda makinasının yaydığı bu yalan ülkemizdeki papağanlar tarafından da biteviye tekrarlanmıştır. Neden sonra saldırının Ukraynalılar tarafından gerçekleştirdiği tartışılmaz bir gerçek olarak ortaya çıkmış ancak yüksek ahlaki standartları kimseye bırakmayan Batılılar ve onların buradaki kumbaralı borazanlarından hiçbiri kamuoyu önüne çıkıp özür dileme ihtiyacı duymamışlardır.
Benzer bir durumun Ukrayna-Rusya cephesinde gerçekleşmeyeceğini hiç kimse garanti edemez.

Sözün özü, Rusya-Ukrayna cephesinde nihai çözüm ya da “barış” sanıldığı kadar yakın görünmemektedir. İhtimal o ki, yıl bitmeden birtakım müzakere masaları kurulacaktır. Ancak o masalardan Ukraynalı ve Rus çocukların Batı’daki veya Doğu’daki burjuvazinin çıkarları için ölmelerine engel olacak kalıcı bir sonuç çıkması hiç de kolay olmayacaktır.

Yazarın Son Yazıları