Engin Solakoğlu
Cennet ve cehennem
Yayın Tarihi: 28.07.2025 , 00:01 Güncelleme Tarihi: 30.07.2025 , 13:59
İlahiyat veya Frenkçe adıyla teoloji üzerine yazacak değilim elbette. O konulardaki bilgim sınırlı, ilgim deseniz yoktan hallice.
Ansiklopedik bilgilere bakılırsa bu iki kavram Sümerler’in inancından esinlenmiş. Sümerler Bereketli Hilal denilen bölgede yaşamış bir halk. Bereketli hilalin güney ucunda bir yerde yaşamışlar, tarım yapmışlar, dünyaya ve ötesine dair kafa yormuşlar. Yaşadıkları yerin iklimiyle bağlantılı olarak da cenneti suyun, ağaçların ve yiyeceğin bol olduğu bir yer, cehennemi ise bedenin cesede dönüştüğü yeraltındaki dünya olarak tarif etmişler. Sümerleri izleyen Ortadoğu kavimleri bu içeriği zenginleştirmiş, cehennemi sürekli ateşlerin yandığı bir yer olarak betimlemişler.
Kabaca özetlersek cennette su vardır, cehennemde ateş.
Yaşamın kaynağı güneştir ancak insan ve birçok canlı türü için su olmadan yaşamak olanaksızdır. Bu elementin yokluğunun hayatın yokluğu ile eşdeğer tutulması herhalde bununla bağlantılıdır.
Orman yangınları giderek daha sık karşılaştığımız bir afet türü haline geldi. Bunun evrensel ölçekte geçerli, bilimsel ve küresel iklim düzensizliğiyle doğrudan bağlantılı olduğuna kuşku yok. İklim değişikliği de denilen aslında düzensizlik veya ayar bozukluğu kavramıyla tarif edilmesi daha doğru olan olgunun ise iki sebebi var. Birincisi döngüsel. Başka bir deyişle dünya oluştuğundan değişen aralıklarla beri kâh ısınıyor kâh soğuyor. İkinci ve baskın sebep ise insan müdahalesiyle ilgili. Ormanların tarım amacıyla yok edilmesi gibi meseleler çok eskiye dayanıyor elbette ama Sanayi Devrimi sonrasında insanın dünyanın ekolojik dengesine yaptığı müdahale çok daha kapsamlı ve derin.
İklim düzensizliğinin salt döngüsel bir olgu olduğunu savunanların görmezden geldikleri veya gizlemek istedikleri gerçek, insanın doğayı geri dönülmez biçimde tahrip ettiği. Bunun da temel sebebi sürekli büyümeye dayanan ancak büyümeyle birlikte gelir dengesizliklerini de derinleştiren ekonomik düzen. Bilim insanlarına bakılırsa dünya gezegeninin 12-13 milyar insanı besleyecek, yaşatacak kaynağı mevcut ama yetmiyor zira birileri daha çok tüketmek istediği için geri kalanlar sefalet içinde yaşıyorlar. Daha çok üretim, daha çok tüketim, daha çok kâr eşittir daha çok kıtlık ve daha çok sefalet.
Adını koyalım. Bunun temel nedeni sermaye düzeni. Tekrar edelim bu küresel bir olgu. Bununla birlikte, dünyanın farklı bölgelerinde farklı şiddet eşiklerine ulaşıyor. Başka konularda olduğu gibi burada da bir tür merkez-çevre ayrışması mevcut. Merkez elindeki kaynakları korumakta daha titiz davranırken çevre ülkelerde çok acımasız davranma lüksüne sahip. Bunu kolaylaştıran ise çevrede merkezin belirlediği ve kolladığı iktidarların hüküm sürmesi hiç kuşkusuz. Örnek isterseniz, dünyanın çevre bakımından en iyi korunan ülkelerinin başında gelen Kanada’nın, gezegenin dört bir yanında ve bu arada Türkiye’de faaliyet gösteren maden şirketlerinin yarattıkları yıkıma, açgözlülüklerine ve fütursuzluklarına bakabilirsiniz. Ulusal bayrağında Akağaç yaprağı bulunan, ele güne çevrecilik dersi veren, iklim konferanslarında “dünya elden gidiyor” diye ortalığı velveleye veren Kanada özetle “korurum ama bana kadar şekerim!” diyen bir devlettir.
Piyasanın görünmez eli diye tarif edilen ama gerçekte piyasanın doymak bilmez kursağı olarak adlandırılması gereken mekanizmanın önüne engeller konulmadığında ya da en azından o canavarın tahribatına karşı belirli telafi mekanizmaları getirilmediğinde sömürü çok daha yıkıcı ve daha da sürdürülemez bir seviyeye tırmanıyor. Burada bahsettiğimiz sömürü salt insana dair değil, gezegenin kaynaklarının sömürülmesinden söz ediyoruz.
Sömürü şiddetinin tavana vurduğu çevre ülkelerden biri ise Türkiye. Ülkenin yönetimini kaptırdığımız zihniyet zincirinden boşalmış gibi topraklarımızı tarumar ediyor. Merkezin çöpünü, asbestini, radyoaktif atığını ithal ettikleri yetmiyormuş gibi, kendi sülalelerinin geleceğini Londra’da, Kanada’da veya Florida’da satın aldıkları mahallelerde garantiye aldıklarını düşündüklerinden olacak insana, hayvana ve doğaya acımasızca saldırıp yağmalıyorlar.
Ben bu satırları yazarken Bursa, Karabük, Mersin, Antalya ve Lice’de orman yangınları devam ediyordu. Geçen hafta İzmir’de, Çanakkale, Sakarya, Bilecik, Eskişehir ve Afyon’da yüzlerce hektar orman yandı, on orman emekçisi ve milyonlarca canlı yok oldu. Kamuoyunun büyük bölümü buna iki şekilde tepki verdi. Bir bölüm haklı olarak “neden yangın uçağımız yok?” sorusunu yöneltirken bir bölüm de “hainler, teröristler ormanlarımızı yakıyorlar” sloganının arkasından bağırmayı tercih etti.
Tek tek gidelim. Türkiye’de PKK orman yaktı mı? Devlet tarafından yürütülen soruşturmalara ya da uygulanan cezai işlemlere bakılırsa büyük çaplı orman yangınları içinde örgütün payı ihmal edilebilir seviyede. Buna karşılık birileri de çıkıp PKK’ya karşı yürütülen operasyonlar sonucu yanan ormanların toplamını açıklarsa mahcup olma ihtimalimiz de çok yüksek. PKK’ya birçok sebeple karşı olmak anlaşılır ama uydurukçuluğa da gerek yok. Bu iddiayı ortaya atanların gözümüzün önünde olup biteni görmeyelim diye havadaki kuşu gösterdikleri açık. Sağcılık ve milliyetçiliğin ana kuralı hedef şaşırtmaktır.
Yangın uçağı konusuna gelince. Her yıl Orman Bakanlığı “şu kadar uçak, bu kadar helikopter...” temalı açıklamalar yapar. Bunların sayısının bu kadar büyük ve çoğu ormanlık alanı dağlık yörelerde bulunan bir ülke için yeterli olmadığına kuşku yok. “Ne yapalım, imkanlar bu kadar” diyenler yalancı ve sahtekârdır. Öncelikle bunun bir bütçe tercihi olduğunu bilmek ve her fırsatta yüksek sesle tekrarlamak gerekir. Sarayın günlük harcamasına veya Diyanetin bütçesine bakıp sızlanmak da anlamsızdır. Esas bakılması gereken yer, Türkiye emekçilerinin ürettikleri devasa kaynağın kimlere ve nereye aktarıldığıdır. Bartu Soral gibi, hiç de sosyalist, komünist denilemeyecek iktisatçıların dahi işaret ettikleri bir gerçek var. Sadece geçen yıl iktidarla kol kola semiren sermayeye çekilen vergi kıyaklarının toplamı 70 milyar ABD dolarıdır. Bunun en gelişmiş yangın uçağı cinsinden karşılığı yaklaşık 600 adettir.
Yani neymiş? Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü bu uçaklardan yüzlerce edinmeye müsaittir. Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü orman yangınlarında can veren emekçilere yeterli koruma teçhizatı vermeye de, onları üzerinde kurum ismi yazan penye tişörtlerle ateşe atmamaya da müsaittir. Türkiye'yi yöneten sermaye ve onlara akıl veren liberal ekonomistler için ise bunlar “ölü yatırımdır”. Bu piyasanın kuraldır. Topu topu yılda üç ay orman yangını çıkıyor, bu kadar masrafa değmez diyenler salt ormanın değil insanlığın da düşmanıdır.
Yalnız mesele bununla da bitmiyor. Afetle mücadele uzmanlarının birleştikleri nokta, afetin çıkmadan engellenmesi gerektiğidir. Bunun yolları da bellidir. Ormana elektrik dağıtım derebeylerinin kâr hırsına terk edilmiş bakımsız bırakılmış gerilim hatlarını sokarsanız yanar. Ormana toprağı en kısa sürede iliğine kadar sömürüp kaçacak madenci patronunu sokarsanız yanar. Ormana müteahhit çetelerinin tahakkümündeki şehri sokarsanız yanar. Ormana doymak bilmeyen turizm patronlarının otellerini sokarsanız yanar.
Hepsinden de önemlisi ormanın başta madenler olmak üzere her türlü müdahaleyle zayıflatılması su kaynaklarının da tükenmesi anlamına gelir. Su biterse orman da, maden de, otel de, şehir de yanar. İlahi güçler yangın söndüremez. Gökyüzünü işaret eden dolandırıcılar kaçar, halk yanar.
Sermaye suyu bitirir, cenneti cehenneme çevirir. Sermaye işi bittiğinde çekip Londra’ya, Kanada’ya gider, canlılar cehenneme çevrilmiş ülkelerinde azap çekerek tükenirler.
Kutsal metinlerin yazdıklarından bağımsız olarak, cennet olsa olsa emeğin değerini bulduğu, herkesin kaynaklardan adil ve sürdürülebilir biçimde yararlandığı bir yerdir.
Cennet, yaşamın kaynağı olan suyun satılmadığı, sömürünün yaşatılmadığı gezegendir. O gezegeni yaratmanın tek yolu işgalci ve yağmacı sermaye düzeninden bir an önce kurtulmaktır.