Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Casusluk üzerine uçuşmalar ve gerçek hayat

Mesele kurdun kuzuyu yemeğe niyetlenmiş olmasıdır. Kuzunun derenin alt bölümünden veya üst bölümünden su içmesinin önemi yoktur. Tele1’in ve Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın başına gelenlerin özlü açıklaması budur.

Yayın Tarihi: 27.10.2025 , 00:11 Güncelleme Tarihi: 27.10.2025 , 00:12

Etimoloji sözlüklerine bakarsanız Arapça bir sözcük. İzci, ordunun önünden giderek bilgi toplayan kişi anlamına geliyor. Aslında sözcüğün kökenini düşünürken ses benzeşmesinden ötürü eskiden öğrenme merakı anlamında kullanılan “tecessüs” sözcüğüyle de bir akrabalığı olduğunu düşünmüştüm. Gerçekten de öyleymiş. Her iki sözcüğün de kökü “cass”, Arapça arama, el yordamıyla araştırma gibi anlamlar taşıyor.

“Casus” sözcüğünün Türkçeye geçişinin 14. yüzyıl civarında olduğu tahmin ediliyor. Ondan önce “çaşıt” var. Suat Yalaz’ın Karaoğlan maceralarından aşina olduğum bir sözcük. Divan-ı Lügat-it Türk’e “çaşut” olarak girmiş. Eski Türkçe’de yalan söyleyen, suçlayan, itham eden anlamına geliyor.

Benim eş anlamlı sandığım iki sözcüğün anlamları arasında biraz fark var aslında. Arapça’daki casus sözcüğünde araştırma, öğrenme öne çıkarken, Türkçe çaşıt sözcüğünde aldatma, kandırma, yalan söyleme var.

Aslında bu iki sözcüğün bir de Batı’dan gelen kardeşi var dilimizde ama bir miktar anlam kaymasına uğramış bizim topraklarda. İspiyon. Fransızca’da casus anlamında kullanılan “espion” sözcüğünün Türkçeleştirmiş hali. İspiyon, ispiyonlama gibi sözcükler Türkçe’de casusluğun eşanlamlısı gibi kullanılmıyor. Bilinen ama birisine söylenmemesi gereken bir şeyi o kişiye ifşa etmek, ya da birisinin yaptığını bir başkasına bildirmek gibi bir anlamı var. İspiyonlamak, ispiyonculuk hiç iyi bir şey değil.

Üç sözcüğe birden bakınca “casus” yine en masumu gibi görünüyor. Ancak Türk Ceza Kanunu olaya böyle saf, entelektüel bir çerçeveden bakmıyor tabii. Casusluk ağır bir mesele, ağır bir suçlama. Türkiye’de de, başka ülkelerde de.

Geçenlerde bir vesileyle Orhan Gökdemir hatırlatmıştı ismini. Tarihte casuslukla suçlanan en önemli isimlerden biri Alfred Dreyfus’tur. Fransa’daki tarihsel Yahudi düşmanlığının, komşu Almanya’ya olan düşmanlıkla kesiştiği adli görünümlü bir skandalın kahramanıdır Dreyfus. Çok uzatmayalım ama Dreyfus dendiğinde akla Emile Zola ve onun çok ünlü “Suçluyorum (J’accuse)” başlıklı açık mektubu gelir. Zola Dreyfus’a sahip çıkar, bu yüzden kendisi de yargılanır ama yarattığı etki 12 yıl sonra da olsa Dreyfus’un masumiyetinin ortaya çıkmasını sağlar. Bu örnek de gösterir ki, casusluk ithamı kimi zaman suçlanan kişinin değil suçlayanların tarih önünde mahkûmiyetiyle sonuçlanır.

Günümüzde casusluk, bir suç olduğu kadar, bir meslektir de. Devletler hesabına yapıldığı gibi, şirketler hesabına da yapılır. 30 yıla yakın mesleğim olan diplomasi de kimi işlevler bakımından casuslukla benzeşir. O yüzden de diplomatlar casus muamelesi görürler zaman zaman. Temelsiz değildir. Casusluk yapan diplomatlar olduğu gibi  diplomatın görevi de tıpkı casus gibi bilgi derlemeyi içerir. İlke olarak, kullanılan yöntemler ve bilgi kaynakları farklıdır ama iki meslek grubu arasındaki çizgi öteden beri ilk bakışta ayırt edilemeyebilecek ölçüde bulanıktır.

Diplomasinin casusluk tarafı olduğunu söyledik ya, casusluğun diplomasisi de vardır.
Son dönemde çok sık rastladığımız gibi, klasik diplomasinin türlü sebeplerle uygulanamadığı durumlarda kurumsal casusluğun, yani istihbarat örgütlerinin diplomasisi devreye girer. Birbirleriyle açıktan temas etmeyi uygun görmeyen ülkeler istihbarat servisleri aracılığıyla görüşürler. Kurumsal casusluğun meşruiyet zeminine kavuşmasının tek örneği bu değildir. Neredeyse yüz yıldır, ülkelerin istihbarat servisleri başka ülkelerde gerçek kimlikleriyle görev yapan temsilciler bulundururlar. Üstelik bu sadece “dost” veya “ittifak ortağı” ülkelerde olmaz. Bu tür bir bağı bulunmayan ülkelerde de istihbarat görevlilerinin, ev sahibi ülkenin servisleriyle düzenli temas amacıyla herhangi bir gizlilik kisvesine bürünmeden görev yapmaları olağandır. Elbette böyle bir kurumsal ilişkin varlığı, o ülkede farklı kanallardan casusluk yapılmadığı anlamına da gelmez.

İşte zurnanın zırt dediği yer bu kurumsal çerçevenin ve görünür meşruiyetin dışına çıkan uygulamalardır. 

Hayatın gerçeğidir. Bütün casuslar bir kuruma bağlı, emeklilik hakkı bulunan devlet memurları değildir. Dünyanın bütün istihbarat servisleri “free lance” diyebileceğimiz kurumsal bağlantılarının bulunmadığı kişilerden hizmet alma yoluna giderler. Bu “hizmet alımı” tek seferlik olabileceği gibi, uzun vadeli bir anlaşmaya da dayanabilir. 
Bu faaliyet genellikle faaliyetin hedefi olan veya olduğunu düşünen devlet tarafından kovuşturmaya tabidir. Türkiye’de bu konuyu Ceza Kanunu’nun 328. Maddesi düzenlemektedir.

Madde casusluğu iki başlık altında tarif eder. Birincisi askeri casusluktur. Bunun tanımı mealen “yabancı bir devlet yararına ve Türkiye zararına askeri bilgi toplanması”dır. İkinci başlık olan siyasi casusluk ise “yabancı bir devlet yararına, Türkiye Devletinin veya vatandaşlarının veya Türkiye’de ikamet eden başka kişilerin zararına olarak bilgi toplanması” şeklinde tanımlanır. Casusluğa konu bilgilere “kamu sağlığına ilişkin, malî veya milletin maneviyatına ilişkin gizli kalması gereken” şeklinde bir kapsam tanımlanmıştır.

Hukukçu olmamakla birlikte, gerek eğitimim gerek mesleki deneyimim bağlamında şu kadarını söyleyebilirim. 328. Madde ve emsal Yargıtay kararları iktidara geniş bir hareket alanı tanımaktadır. Zaten hukuku genelde iktidarlar yaptığı için kendilerine bu olanağı sağlayacak yazımları tercih ederler.

Bununla birlikte uluslararası hukukun olduğu kadar çağdaş hukuk düzenlerinin de temelini oluşturan ilkelerden biri “bona fide” yani iyi niyet ilkesidir. Çok karmaşıklaştırmadan söylersek, niyetini bozan, birini, birilerini veya bütün toplumu sindirmek isteyen bir iktidar sizi Hal kanunundan bile içeri atıp bir daha çıkartmayabilir. Mesele kurdun kuzuyu yemeğe niyetlenmiş olmasıdır. Kuzunun derenin alt bölümünden veya üst bölümünden su içmesinin önemi yoktur.

Tele1’in ve Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın başına gelenlerin özlü açıklaması budur.

Tele 1 ve Yanardağ’a isnat edilen suçlamanın temelinde 2019’daki İstanbul yerel seçimlerinin bulunduğu görülüyor. Yanardağ ve Tele1 bu seçimleri Akepe’ye kaybettirmekle suçlanıyor. Hukuk sistemi böyle bir suç tanımlamış olsaydı, Tele1’in bu suçu işlediğini, en azından ortak olduğunu kabul edebilirdik. Zira Tele1 kanalı, o seçimlerde ve hiçbir seçimde Akepe’yi desteklemeyerek zincirleme şekilde suç işlemektedir.

Yanardağ ve Tele1 bir anlamda, Türkiye’de seçimlerin “serbest” olduğu ancak Akepe ve ortağı dışındakilerin seçim kazanmalarının suç teşkil ettiği “gerçeği”ni göz ardı etmiştir. Suçları büyüktür. O seçimlerin sonucu kent rantına mecbur ve müptela  bir siyasi oluşumun “ekmeğine kan doğranması” riskini yaratmıştır.

Merdan Yanardağ’dan casus çıkmaz. 388. Madde’de yer alan “Türkiye’nin zararına olacak” veya “Türkiye vatandaşlarının zararına olacak” ibareleri Yanardağ’ın da Tele1’in de yaptıklarının üstüne yapışmaz. Türkiye’nin zararına olacak faaliyet arayanların işe ülkeyi Ortadoğu’yu mevcut cehennemvari halinden daha büyük ve kanlı bir cehenneme çevirme yolunda ilerleyen portakal renkli adamın peşi sıra gidenlerden, Türkiye halkının büyük bölümünü açlık ve yetersiz beslenme aşamasına getirenlerden başlamaları gerekir. 

Aşırı sağcıların değişmez hikayesidir. Seçimi kazandıklarında “sandık”, “halk iradesi” aşığıdırlar. Gelin görün ki seçim kazanarak geldikleri iktidara yapışır seçimle gitmek istemezler. Seçimi seçim olmaktan çıkartmak için her yolu denerler. Seçim sistemiyle, seçim çevreleriyle oynarlar. İletişimde tekelleşir, farklı seslerin duyulmasını engellemeye çalışırlar. Yalan üretir, kamu kaynağıyla pazarlarlar. Seçimi denetleyebilecek kurumları ele geçirir, kuralları kendilerine göre eğip bükerler. Hiçbirinin yetmediği yerde seçimleri kazanmayı kendileri dışında herkes için suç ilan ederler. 
Her şeye karşın bir gün basılacak düğmeler biter, kullanılacak yöntemler tükenir. Giderler. Giderler gitmesine de hikayeleri bitmez. Mitosa dönüşür. Uydurdukları o mitolojik evrende vesayet gazisi, baskı mağduru, demokrasi evliyası olurlar. O döngü kırılmazsa ülkenin ve halkın boğazından bir türlü sökülemeyen bir tasmaya dönüşür.
O yüzden de gittiklerinde geri gelmeyecekleri, yalanlarına kimsenin inanmayacağı  bir dünya, bir düzen kurmak gerekir.

Bunu çarpık düzenin temel unsurlarından, örneğin müteahhitlerinden vazgeçemeyenler değil “tabula rasa” diyebilenler yapar. Biz yaparız. Komünistler yapar.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Engin Solakoğlu 'ın Son Yazıları