Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Bayatlamış AB ihtirası güldürüyor ve düşündürüyor!

Şimdi siz de bu AB’den Türkiye’de yitirilmiş olan demokrasi, insan hakları ve özgürlük için hayır bekliyorsunuz. Atanamamış Nazi generali Von der Leyen sizi Erdoğan’dan kurtaracak öyle mi?

Yayın Tarihi: 08.02.2026 , 23:52 Güncelleme Tarihi: 09.02.2026 , 00:02

Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu komiseri Martha Kos’un 6 Şubat’ta Türkiye’ye yaptığı ziyaret genel olarak Türkiye-AB ilişkilerini özelde de Gümrük Birliği’ni uzun bir aradan sonra yeniden ulusal gündeme taşıdı.

Ziyaret sonrasında bir de ortak bildiri yayınlandı ki, bu da bir süredir AB-Türkiye temaslarında rastlamadığımız bir şeydi.

Ortak bildiride Türkiye’nin aday ülke olduğu hatırlatıldı. Açıkçası uzun zamandır Türkiye’nin 2005’ten beri resmi olarak aday ülke olduğunu her iki taraf da unutmayı tercih ediyordu. Konu zaman zaman Akepe yetkilileri tarafından İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyeliği gibi tümüyle ilgisiz bağlamlarda dile getiriliyordu. 

Neredeyse 15 yıldır aralıklarla telaffuz edilen 1996 tarihli Gümrük Birliği’nin modernizasyonu meselesi ise AB’nin Güney Amerika ülkeleri ve Hindistan’la imzaladığı kapsamlı ticaret anlaşmalarının ardından belirli bir panik havası içerisinde tekrar konuşulmaya başlandı. Ne de olsa Türkiye’nin ihracatının yüzde 42’si AB’ye yapılıyor ve Türkiye AB’nin beşinci büyük ticaret ortağı.

Gümrük Birliği’nin modernizasyonunun ne menem bir şey olacağını pek de bilen yok. Örneğin AB’nin imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına Türkiye’nin otomatik katılımını sağlayacak bir düzenleme beklentisi var. Mevcut durumda onlar ortak biz pazar mantığı mükemmelen işliyor. Anlaşma akdedilen ülkelere AB malları gümrüksüz girebiliyor ama Türkiye’nin bu ülkelerle mutlaka ayrı bir Serbest Ticaret Anlaşması yapması gerekiyor. Bunun yokluğunda aynı anlaşmalar kapsamında AB’ye gümrüksüz gelen üçüncü ülke malları, Türkiye’ye de gümrüksüz girebiliyor.

Türkiye sermayesi 1996’da Gümrük Birliği yürürlüğe girerken “hem ağlarım hem giderim” modundaydı. Sonradan bir hayli memnun kaldılar. Gümrük Birliği, malları üretenlere, emekçilere zırnık fayda sağlamadı ama onları üç otuz paraya çalıştıran patronları abat etti. Şimdi de bu yüzden Gümrük Birliği’nde “modernizasyon” ve/veya “genişleme” istiyorlar. Mali Yıkım Bakanı Şimşek’in Marta Kos’la yaptığı görüşme sonrasında Gümrük Birliği’nin “hizmet ticareti, kamu alımları ve tarım ürünlerini kapsayacak şekilde genişletilmesi ihtiyacından” söz etmesi dikkat çekici.

Eğer yanlış bilmiyorsam kamu alımları ile ihale mevzuatı arasında doğrudan bir ilişki var. 20 yılda yüz bilmem kaç kez değişen ihale mevzuatı ise Akepe düzeninin temel direklerinden biri. Esasen AB’nin müzakerelere hazırlık ve müzakere sürecinde en çok şikâyet ettiği konulardan biri de Akepe’nin habire nalıncı keseri gibi kendine yontarak düzenlediği ihale mevzuatıydı. Britanyalı bakanın bunu bilmiyor olması düşük olasılık. 

Hizmetler konusu anladığım bir şey değil ama tarımsal ürünlerin Gümrük Birliği’ne dahil edilmesinin iki sonucu olur. Birincisi Akepe’nin komaya soktuğu tarımın helvasını yeriz. İkincisi ise çok kısıtlı türler salt ihracat maksadıyla çiftçiler tarafından değil şirketler tarafından üretilir ve emeklisi, emekçisi bunları iyice tüketemez hale gelirler.

Bir de AB’de geçerli tarımsal üretim ölçütlerini tutturma meselesi var ki, Türkiye’deki üretim yapısı, zirai ilaçlar vs bağlamında Jüpiter’e insanlı uzay aracı gönderme fikri kadar ütopik.

Özetle, Gümrük Birliği modernizasyonu daha çok konuşulur ama somut adım atılabilmesi güç. Kaldı ki, bu işlerin bir de teknik güçlüklerden bağımsız politik boyutu var. AB’de bu konuda karar alınabilmesi için üye ülkelerin ilgili ilgisiz kaprislerinin tatmin edilmesi bir zorunluluk. Sen diyeceksin Gümrük Birliği, Yunanistan diyecek 12 mil! Kıbrıs’a filan değinmiyorum bile.

Bu bahsi kapatıp Marta Kos’un ziyaretiyle ilgili diğer konulardan devam edelim.

Avrupa çoktandır Türkiye ile ilişkilerini “ortaklık”, “yakınlaşma”, “işbirliği’ gibi esasen üçüncü ülkeler için kullanılan terimlerle ifade ediyordu. Son dönemde Avrupa’da geliştirilmeye çalışılan savunma sanayiine Türkiye’nin katkısı, Avrupa Ordusu’nun kurulması, Ukrayna’ya gönderilecek bir tür “görev gücü”ne Türkiye’nin de katılması gibi başlıklar Brüksel’in ilişkileri yeniden tanımlama niyetinin ipuçlarını barındırıyordu.
Bildiri, ortak çıkar ve ortak hareket sahalarından söz ediyor. Aslında AB’yle teorik olarak müzakere eden aday statüsündeki bir ülke için bu da sulandırılmış bir ifade biçimi ama neyse.

Bildiride, AB’nin sığınmacılara ev sahipliği yapması için Türkiye’ye sağladığı destekten ve T.C. yurttaşlarının vize almalarının AB Komisyonu’nun kararı doğrultusunda kolaylaştırıldığından da söz ediliyor. Cümlenin ikinci kısmını acaba yanlış bir tercüme ediyorum diye birkaç kez okudum. Yok. Ciddi ciddi çok girişli vize verilmesinin kolaylaştırıldığı söyleniyor. Hatta her iki tarafın da bundan memnuniyet duyduğu kayda geçiriliyor.

Kimi arkadaşlara ucuz linç fırsatı vermek bakımından baştan söyleyeyim. Her ne kadar beş yıldan fazla bir süredir Türkiye sınırlarının dışına çıkmadıysam da, 30 yıla yakın devlet memurluğu yaptığım için yeşil pasaportum var. Ancak çok yakınlarımdan bildiğim kadarıyla bırakın çok girişli vize itasının kolaylaştırılmasını, insanlar değil vize, vize randevusu alabilmek için bile deveye hendek atlatıyorlar. Vize alabilenlerin büyük bölümüne ise 8 gün, 11, 13 gün gibi garip sürelerle, adeta damlalıkla vize ihsan ediliyor.

Türkiye tarafı bu durumda, neden memnuniyet duymuş oluyor çözemedim. 

Bu arada “Beynelmilel Münesabat” uzmanı Davutoğlu’nun AB ile imzaladığı ve 8-10 milyon zorunlu misafiri kucağımıza bırakan Geri Kabul Anlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına vize muafiyeti vaadiyle kakalandığını da hatırlatmış olalım. 
Salt bu konudan dahi ortak bildiride yer alan diğer hususların samimiyet ve gerçeklik seviyesine de ihtiyatlı yaklaşmak gerektiğini anlamak güç değil. Ortak bildirinin tamamını merak edenler şuradan okuyabilirler.

Ziyaretin kendisi kadar dikkate değer olan bir husus da Türkiye’deki ihtiraslı AB lobisinin kriyojenik tabutlarından -buzdolabı yetmezdi- çıkmalarına olanak sağlamasıydı bence. 2005’te ağızlarına acı bir tatla dolaba girenler, 20 yıl sonra kaldıkları yerden fikir beyan etmeye ve AB’ne üyeliğin anlam ve öneminden, Türkiye’nin ve AB’nin yapması gerekenlerden söz etmeye başladılar.

Yazıyı yazarken kafamda şu şarkı çalmaya başladı. Bence okumaya biraz ara verip bir iki dakika dinleyin. Yalnız dikkat derin nostalji ve düş kırıklığı içerir.

Konuya geri dönüyorum. Türkiye’nin o günden bugüne getirildiği durumu, bunda AB’nin oynadığı rolü, Türkiye’nin bir emek cehennemi haline getirilmesinin Gümrük Birliği bağlamında AB sermayesine sağladığı ilave kârları filan görmezden gelelim. 
Bu AB ihtirasının somut ne gibi bir gerekçesi olabilir? Akepe iktidarından çok bunaldınız tamam. Tarkan eskisi kadar sık konser vermiyor, Bebek Otel’e gitmek bile mesele oldu filan. Eyvallah! Cebinizdeki paranın da bayağı eksildiği, bir uyduruk şişe biraya 150-200 lira vermenin insanın canını acıttığı doğru.

Yalnız, bundan 20 yıl önce AB’nin demokrasiyi, özgürlükleri, insan haklarını savunduğu, üyeliğin refahla eşanlamlı olduğu palavrasının yutturabilmek mümkündü belki. Ya şimdi?

AB’nin bir sömürgeciliği meşrulaştırma kurumu olduğunu, insanları ve haklarını etnik kriterlere göre sınıflandırdığını, kendi halklarını savaşa hazırlamak bahanesiyle giderek yoksullaştırdığını görmemek için ne tür gözlüklerden kullandınız?

AB’nin kurumsal anlamda Filistin soykırımı konusunda sergilediği tutumu nasıl unutturacaksınız? Hayalinizdeki  “ilkeler ve kurallar Avrupası” yıllardır İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarıyla yapılan ticareti dahi yasaklamış değil. Soykırımcı İsrail’e karşı anlamlı bir yaptırım uygulamadığı gibi, her yeni katliam ve barbarlığa yeni mazeret üretiyor. Berlin sokaklarında Filistin halkıyla dayanışanlara polis vahşice saldırıyor. AB’nin Dışişleri sorumlusu yapılan yarım akıllı Kaja Kallas İsrail’i değerli ortak olarak selamlamaya devam ediyor.

Şimdi siz de bu AB’den Türkiye’de yitirilmiş olan demokrasi, insan hakları ve  özgürlük için hayır bekliyorsunuz. Atanamamış Nazi generali Von der Leyen sizi Erdoğan’dan kurtaracak öyle mi?

Bence yeniden kriyojenik dolaplarınıza geri dönün. Dışarıda kaldıkça çürüme daha da hissedilir hale geliyor.

İnsanın insan gibi yaşayabildiği Türkiye ABD’yi ve üsleri ile AB’nin Gümrük Birliği’ni de kapı dışarı etmeden mümkün olmayacak.
 

Yazarın Son Yazıları