Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Engin Solakoğlu

Engin Solakoğlu

Ayın karanlık yüzü ya da AİHM’in ve AKP düzeniyle ilişkileri

Türkiye’de düzene karşı verilen ve yükseltilmesi gereken mücadelede AİHM’e, Avrupa Konseyi’ne, Avrupa Birliği’ne hatta kulağa komik geliyor ama ABD’ye bel bağlamanın, oralara mektuplar yağdırıp yardım istemenin nafileliğini görmemek mümkün değil.

Yayın Tarihi: 30.08.2026 , 22:45 Güncelleme Tarihi: 31.08.2026 , 00:02

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Akepe rejimi arasındaki ilişkiler geçen hafta Kavala kararıyla gündeme kısa bir giriş yaptı ve muhtemelen bir sonraki karara kadar bir çekmeceye kaldırıldı.

Öncelikle mahkemenin isim ve kısaltmasından başlayalım. Dışişleri Bakanlığı kaynaklarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) olarak geçen isim ülkemizde kimi çevrelerce İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi olarak kullanılıyor ve İHAM olarak kısaltılıyor. Yanlış demiyorum ama benim tercih ettiğim adlandırma AİHM.

1953 yılında geçerlik kazanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) uygulanmasını denetlemek üzere oluşturulan mahkemenin kuruluş tarihi 1959. AİHM Avrupa Konseyi çatısı altında görev yapıyor. Bu köşenin ve soL Portal’ın düzenli okuyucularına hakaret gibi olacak ama Avrupa Konseyi ile Avrupa Birliği farklı kuruluşlardır. Aynı şekilde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) ile AB’nin yasama organı niteliğindeki Avrupa Parlamentosu (AP) farklı ve bağlantısız kuruluşlardır.

Türkiye’de muhalif taklidi yapanlar da dahil medyanın büyük bölümünün sandığı gibi AP’de alınan kararlar AKPM’de değişmez.  
Yalnız ileride değineceğimiz bağlamda akılda tutmamız gereken bir olgu şudur: 46 üyeli Avrupa Konseyi’nin 27’si Avrupa Birliği üyesidir.

Mahkemenin kuruluşu ve işleyişi de uluslararası konjonktürden bağımsız değildir. II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu sistemle yakından ilişkilidir. Sermaye düzeninin “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü” ile birlikte “Mülkiyet hakkı”nı da ideolojik savaşın silahı haline getirmek amacını taşır.

Bu yüzden de AİHM’nin “Özgürlük ve Güvenlik hakkı” konusunda verdiği ihlal kararlarının genele oranı (yüzde 15) ile mülkiyetin korunmasına dair ihlal kararlarının oranı (yüzde 14) aşağı yukarı denktir. Mahkemenin ihlal kararlarının yüzde 40’ını oluşturan  “adil yargılanma hakkı ihlallerinin ise yaklaşık üçte biri de mülkiye davalarına ilişkindir. Bu durumda karşımıza şöyle bir tablo çıkar: AİHM’nin verdiği ihlal kararlarının dörtte birinden fazlası mülkiyet hakkı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilidir.

Konuyu dağıtmak gibi olacak ama Türkiye’nin Kıbrıs bağlamında kaybettiği davaların tamamına yakını mülkiyet meselesiyle ilgilidir. Bu yüzden de bir dönem tutturduğumuz ve AİHM önünde savunma aracı olarak kullanmaya çalıştığımız “Vakıf Malları” söylemi, Osmanlı Vakıf sistemi pre-kapitalist bir mülkiyet şekli olduğundan ve piyasa mekanizmasına dahil sayılmadığından hiçbir zaman dikkate alınmamıştır.

Şimdi biraz da mahkemenin işleyişine bakalım. AİHM kararlarının ihlali halinde öncelikle para cezaları gündeme gelir. Mahkeme hem ihlale konu yerel yargılamanın yenilenmesini/düzeltilmesini hem de ihlalin yol açtığı maddi, manevi zararın tazmin edilmesini hükme bağlar.

Bu noktada, uluslararası hukuk ile ulusal hukuk arasındaki temel fark ortaya çıkar. Ulusal hukuk, kararlarını devletin cebir kullanma tekeli sayesinde uygulatabilir. Uluslararası hukuk ise böyle bir araçtan yoksundur. Uluslararası bir sözleşmenin tarafı olan ülke bu tür kararları uygulamaya kolluk gücüyle zorlanamaz. Buna karşılık siyasi ve iktisadi bir bedel ödeme ihtimalini göze alması gerekir.

AİHM’in çatısı altında görev yaptığı Avrupa Konseyi böyle durumlarda devreye girer. Konseye üye ülkelerin Bakan seviyesinde temsil edildiği Bakanlar Komitesi oy çokluğuyla (basit çoğunluk) bir ihlal süreci başlatabilir. Başlatabilir diyorum çünkü bu süreçte artık hukuk değil siyaset konuşur. İhlalin niteliği, vahameti, ihlalde ısrar gibi etmenler bir noktaya kadar önem taşır. Sonuç doğuracak olan 46 üyeli Bakanlar Komitesi’nde en az 24 ülkenin cezalandırmayı siyasi olarak uygun bulmasıdır.

Birinci aşama ihlal prosedürünün başlatılmasıdır. İhlali yapan ülke bunu dikkate almaz ve ihlale konu kararı düzeltmezse ikinci aşamaya geçilir. İkinci aşama ihlali yapan ülkenin Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki ve Bakanlar Komitesi’ndeki oy hakkının askıya alınmasıdır. Bunun için yeni bir Bakanlar Komitesi kararı gerekir. Bu da etkili olmazsa üçüncü ve son aşamaya gelinir. O da Avrupa Konsey üyeliğinden ihraçtır. Elbette bunun için de ayrı bir Bakanlar Komitesi kararı icap eder.

Şu ana kadar ihraç aşamasına gelen tek ülke Rusya’dır. Orada da Rusya erken davranıp süreç tamamlanmadan üyelikten kendi isteğiyle ayrılmıştır. Belarus’un  2022 yılında oy hakkı askıya alınmıştır. Azerbaycan’ın oy hakkı da 2024’de kısıtlanmıştır. Bu üç durumda da hukuki değil politik saikler rol oynamıştır. Çok uzatmayalım ama Rusya’nın ihracı Ukrayna savaşıyla, Belarus hakkındaki yaptırım bu ülkenin Rusya’ya o savaşta verdiği destekle, Azerbaycan hakkındaki karar ise Dağlık Karabağ’ın geri alınmasıyla doğrudan ilişkilidir. Zira bu ülkelerin veya her nedense Komite’nin yaptırım gündemine girmeyen başkalarının AİHS’de tanımlandığı şekliyle “temel hak ve özgürlükleri” ihlal etmeleri o tarihlerden çok önceye gitmektedir. Örnek olsun, 2 Mayıs 2014’te Odessa’da Ukraynalı faşistler tarafından canlı canlı yakılan insanların davasını veya bu konuda bir kararı AİHM dosyalarında  bulamazsınız.

Mekanizmayı anlatmaya çalıştım. Şimdi gelelim, AKP düzeni ile AİHM ve genel olarak Avrupa Konseyi arasındaki ilişkiyi gündemimize taşıyan Kavala kararı ve benzerlerine. Tek tek saymaya yerim yok ama en bilineni Demirtaş ve Yüksekdağ davalarına ilişkin ihlal kararlarıdır. Bakanlar Komitesi bu iki dava için de ihlal süreci başlatmıştır.

Kavala özelinde ihlal sürecinin başlatılma tarihi Şubat 2022’dir. Bakanlar Komitesi süreci başlatıp topu yeniden AİHM’e geri yollamıştır. AİHM’nin en üst düzey yargı aşaması olan Büyük Daire yeniden ihlal kararı vermiştir ama geçen dört yıla rağmen  Bakanlar Komitesi konuyu yeniden ele almamıştır.

Demirtaş ve Yüksekdağ hakkındaki ihlal kararları ise Bakanlar Komitesi’nde öylece durmaktadır. Komite yasak savma kabilinden basın açıklamaları ve denetim sürecinin devam ettiğine dair beyanatlarla top çevirmektedir.

Geldik bugüne. AİHM Büyük Dairesi geçen hafta ikinci kez 2017 yılının Kasım ayından beri cezaevinde bulunan işinsanı Osman Kavala’nın tutukluğunun hukuka aykırı olduğuna, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine, ifade ve örgütlenme özgürlüğü haklarının çiğnendiğine hükmetti. Mahkeme, ihlal kararında Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet cezasının insanlık dışı ve alçaltıcı muamele teşkil ettiğinin ve Türkiye devletinin Kavala’yı hukuka aykırı biçimde cezaevinde tutarak kötü niyetle hareket ettiğinin de altını çizdi. Bir de Anayasa Mahkemesi’nin artık etkin bir hak arama mekanizması olmaktan çıktığına dikkati çekerek Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.

Büyük Daire’nin kararına tepki gösteren Cumhurbaşkanı Danışmanı Mehmet Uçum, “AİHM haddini bilsin, karar siyasi, hiç kimse bağımsız Türk yargısına talimat veremez” ifadeleriyle, AİHM’nin bir üst yargı merci olmadığını ve kararlarının bağlayıcı olmadığını söyledi. Uçum ayrıca “Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olma durumunu ve Bireysel başvuru hakkını gözden geçirme hakkını gözden geçirmeye zorlanıyor” diyerek “çıkarız” tehdidi savurdu.

Hukukçular çok yazıp çizdiler ama Uçum’un doğru olmadığını gayet iyi bilerek söylediklerini öncelikle Türkiye’nin devlet olarak attığı imzalar ve Anayasa yalanlıyor. Türkiye 1954’ten beri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf. 1987 yılında Bireysel Başvuru hakkını, 1990’da ise zorunlu yargı yetkisini tanımış durumda. AKP’nin defalarca kafasına göre değiştirdiği Anayasa’nın 90. Maddesi de hâlâ uluslararası sözleşmelerin ulusal hukukun bir parçası olduğunu ve yasalar hiyerarşisinde üstün konumda bulunduğunu ortaya koyuyor. Nitekim AKPM’deki Türkiye heyetinin başkanı Tuğrul Türkeş, Uçum’un sözlerini ve AİHS sisteminden çıkma tehdidini “deli saçması” olarak tanımladı.

Bunlar meselenin çok tartışılan, enine boyuna çekiştirilen tarafları. Konu “Tarihi karar”, “dönüm noktası”, “Evropa’ya rezil olduk(!)”tan “Hukuk olmazsa sermaye gelmez” saçmalığına kadar uzanan geniş ve kurgusal bir yelpazede değerlendirildi. Açıkçası bence bu tarafı daha fazla kurcalamanın da bir anlamı yok. Bu ülkenin yetiştirdiği en yiğit hukukçulardan biri olan  Selçuk Kozağaçlı’nın “hukuk diye bir helvadan bir put yapmışsınız, acıktıkça yiyorsunuz” sözünü anımsamamıza vesile oluyor sadece.

Ayın karanlık yüzüne bakmaya çalışmakta fayda var. Yukarıda uzun uzun anlattık. Uluslararası veya çok taraflı mekanizmalarda, sözleşmelerde, anlaşmalarda hukukun boyu bir yere kadar yetiyor.

AİHM’in kararlarını önemli kılabilecek tek şey doğrudan siyasi ve dolaylı ekonomik yaptırımlara kapı açabilecek olması. Bu da mahkeme kararının hukuksal yetkinliğine değil üye devletlerin siyasi iradesine ve konjonktüre bağlı. Açıkça söylersek uluslararası hukuk siyasetin izin verdiği kadar işlevsel olabilir.

Kavala kararı ve bundan önce alınan ve Akepe-Mehape ortaklığının uymadığı diğer kararların bir yaptırıma yol açabilmesi için AB üyelerinin çoğunlukta oldukları Bakanlar Komitesi’nin kararı gerekiyor.

Bakanlar Komitesi bu ihlallere ve Akepe yargısının her seferinde başvurduğu hukuki görünümlü şark kurnazlıklarına karşın Türkiye konusunda havalara bakmayı tercih ediyor.

Bunun sebebi de basit. Avrupa sermayesi Gümrük Birliği, geri kabul anlaşması ve birçok konuda AKP’den o kadar memnun ki, AKP Türkiye’sine karşı en hafif yaptırıma dahi eli gitmiyor. Buna bir de, bir an önce başlatmak istedikleri savaş veya savaşlarda ihtiyaç duyacakları asker ve silahlar konusundaki beklentileri eklerseniz manzara netleşiyor.

Hal böyleyken, Türkiye’de düzene karşı verilen ve yükseltilmesi gereken mücadelede AİHM’e, Avrupa Konseyi’ne, Avrupa Birliği’ne hatta kulağa komik geliyor ama ABD’ye bel bağlamanın, oralara mektuplar yağdırıp yardım istemenin nafileliğini görmemek mümkün değil. Tamam, “nafilelik”ten daha isabetli ve sert başka kavramlar kullanabilirdim ama monşerliğim ağır bastı diyelim. Yalnız bu “muhalif” kafadan halkın yararına bir şey çıkmaz onu bilelim.

Akepe ve temsil ettiği sermaye düzeni öyle hukuku falan değil düpedüz insanlığı çiğniyor, uluslararası sermaye düzeni ise para cezası kesip aradan sıyrılıyor. Onu da Türkiye’nin her geçen gün daha da yoksullaştırılan emekçi halkı ödüyor.

Yazarın Son Yazıları