Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Ayşe Şule Süzük

Ayşe Şule Süzük

İskele Kenti Halkı’ndan Sierra Leone’ye

Edebiyat yapıtlarında yazarların seçtiği, ayıkladığı, dışladığı, altını çizdiği, üzerinde dönüp dönüp durduğu her tür öge yazara dair de elimize pek çok veri sunar.

Yayın Tarihi: 18.10.2026 , 00:00 Güncelleme Tarihi: 18.10.2026 , 00:09

“Sevdasına emek vermek…” böyle demiş Bekâm Örün, devamı var fakat yazmayacağım cümlenin sonunu. Meraklı okur iseniz bu ilk romanı alır, okur, üzerine düşünürsünüz. Hatta denk geldiğimizde roman hakkında konuşabiliriz bile. Okursanız romanı beğenebilirsiniz ya da beğenmeyebilirsiniz diğer ihtimal ise arada kalıp romanın dediklerini düşünüp, doluya koyup aldırmaya boşa koyup sığdırmaya çalışırsınız, romandaki kişilerle kavga edersiniz içinizden yazara bak burası olmamış dersiniz tüm bunlar mümkün, tüm bunlar bir edebiyat eserinin sizi etkilemesi, bir tavra zorlaması, kışkırtması anlamına gelir, iyidir ve güzeldir. İkinci roman için yazara ses vermek, omuz vermek, onunla tartışmak birincinin sevincini ekleyerek yoluna devam etmesini salık vermek biz okurların görevi ve elbette sorumluluğudur. Çünkü yazar “kurucu gerçeklik” diyor. Bu alaca karanlıkta “Üretmekten, yazmaktan başka çare yok” derken ekliyor “Bu aynı zamanda topluma gerçekçi ve devrimci bir müdahale.” Sanat özel olarak da edebiyat alanı parça pinçik iken, lime lime iken “yeni örgütlü bir edebiyat hareketine ihtiyacımız var” değil mi? Öyle diyor Bekâm Örün. Önemli bir çağrı olduğunu düşünüyorum bunun. 

Bir de tersten, öteden, kötücül eleştiriler gelecektir. İçerden, içtenlikli ve yapıcı olmanın çok uzağında aslında romanın tezine yönelik ve romancının seçtiği konulara, tip-karakter ayrımına, toplumcu bir edebiyatın olmazlığına, “modern okur beklentileri” (acaba nedir?) üzerinden romanın yekten tezine karşı olarak, onu beğenmeyerek hem nalına hem mıhına vurmaya, açıklamak yerine  edebiyat eserinde göstermenin gerektiğine, Fettah Bey’in nasıl da durağan olduğuna, “mutlak iyi mutlak kötü yok” (eee yani ne yapacağız, hele bak çevrene… ne görüyorsun?”) hayatın siyah-beyaz olarak anlaşılamayacağına (Allam ne kadar klişe), “sosyalist bir Türkiye için yazılmış temel eser” olduğuna  varana kadar bir dolu kelam edilebilecektir. Ancak bu eleştiri sofrasında neyi duymak, neyi ciddiye almak, neyin bir dertle hemdert olarak dillendirildiği ile yakından ilgilidir. Yeni bir edebiyat hareketi için kolları sıvayanlar elbette hiçbir eleştiriye kulaklarını tıkamamalı fakat yollarına devam etmekten de vazgeçmemelidir. 

O zaman kaldığımız yerden devam…

Romanlar bir evren sunar bize, yazarın evrenidir bu. Yazar, anlatıcısı aracılığıyla kurduğu bu bütünlüğe hikâyesindeki olay örgüsünü, yarattığı kişileri, seçtiği zaman diliminin detaylarını hikâyenin geçtiği mekâna yerleştirir. Yazarın seçimi konu ve izlek tercihleriyle, biçim ve içerik dengesiyle, neyi ne şekilde göstereceği ya da anlatacağı ile tastamam yazara kalmıştır ve ona aittir. Edebiyat yapıtlarında yazarların seçtiği, ayıkladığı, dışladığı, altını çizdiği, üzerinde dönüp dönüp durduğu her tür öge yazara dair de elimize pek çok veri sunar. Bunları zaten biliyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Ancak hatırlamakta yarar var. Hatırlamayınca ya da ara ara hatırlatılmayınca unutuyoruz ve bin bir karmaşa, koşuşturma içinde zaten içimize sızmış, kodlarımıza işlenmiş bilgiler derinlerde tozlanıyor, silikleşiyor ta ki gün yüzüne çıkmaya bahane bir ses duyulana kadar. 

O zaman romana yakından bakalım.

İskele Kenti Halkı’nın roman zamanı 12 Eylül 2010’dan (Anayasa referandumu) hemen öncesi ile Mayıs 2013 (Gezi) arası. Bir yanı ile bireylerin hayatında sıradan zamanlar, öte yandan başta Tunç, Murat, Atıf Hoca ve Ali için (çünkü Urla’daki Klazomenai Antik Kenti kazısında beklenmedik olaylar nedeniyle) hareketli, sıradanın dışında bir seyir izler günler. Tunç için ise birkaç olay iç içe geçer; aşk, referandum günlerinde siyaset, örgütlülük, arkeolojik kazının seyri, “İskele Kenti” halkı ile ilişkileri, Fettah beygillerin birinci dereceden sit alanına “inşaat ya Resulallah” diyerek çökme hamlesi sırasındaki karşı seda; “yeter ama evet”, “yetmez ama evet”, “hayır” gerilimi içinde bir ülkenin tel gibi gerilmesi söz konusudur. Öte yandan ana hattaki patikaları ve nihayetinde patikalardan ana hatta doğru heyecanlı, kaygılı, meraklı, belirsiz bir yolculuk da başlar. 

Bu yolculukta tıpkı Simurg efsanesinde olduğu gibi roman kişilerinin seyrini görürüz. Diğer roman kişileri Selva, Doğan, Fettah Bey, Nevin, Deniz, Harun…

Kapanmamış eski gönül mevzusundan 100 yıllık açılmış bir parantez olarak Cumhuriyet’e kadar dostlar, düşmanlar, çukurlar, gelgitler arasında yazar Köstenceli Osman’a da (Ahmet Büke’nin Deli İbram Divanı) selam göndermeyi unutmaz. Anlatılanın “senin hikâyen” olduğunu geçmiş, bugün, gelecek bütünlüğü içinde hissettirir. Kordon Boyu fayton sefasında havadaki aşk kokusunu, Alsancak’a Sevinç Pastanesi tarafından dönerken yenen omuz darbesini, arkeolojik kazının metaforik anlamışla tüm detaylarını, 100 yıl öncesinde kuyuya atılan yaşlı kadını, sit alanlarının ranta feda edilmesini ve balıkçıları, Urlalı balıkçıları...

“Kayığın içinde doğruldu Ali. Kürekleri ıskarmozlara geçirdi. Bordoyu yakalayarak kıpırtısız denizi yardı kürekler. Elindeki mazot karası süngeri denize daldırdı, güverteyi ıslattı güzelce. Mazot tabakası, denizin yüzeyinde bir kaleydoskop gibi dalgalandı…” 

Şimdi ise Sierra Leone’de başka bir balıkçının Solomon’un yanındayım. Biraz daha geriye gidiyorum tarihte: 1999, iç savaş, Afrika, elmas kaçakçılığı, madenler ve bir ülkeye emperyalist açgözlülük eliyle kıran girmesi. Filmin adı “Kanlı Elmas”, yönetmeni Edward Zwick, Danny Archer rolünde yakışıklı Leonardo Dicaprio müthiş bir oyun çıkarmış. Solomon da öyle, idealist gazeteci, gerçeği arayan araştırmacı gazeteci Maddy de öyle… Karakterlerin gelişimini, dönüşümünü, öğrenmesini ve başkalaşmasını öyle gerçekçi anlatmış ki yönetmen, ikinci izleyişim fakat mıh gibi, filmin karşısında yine kıpırdayamadım. İsyan ettim, çivisi çıkmış, yağmalanan dünyamız bizim mavi gezegenimiz midir? 

“Bir ülkenin doğal kaynakları o ülkenin vatandaşlarının hakkıdır.” diyor Solomon ve ekliyor “Oğlum büyüdüğü zaman, barış geldiği zaman burası bir cennet olacak. O iyi bir çocuk, çalışkan, büyüyünce doktor olacak.”, “Beyaz adam elmasımızı istiyor değil mi fakat kendi halkım bunu birbirine nasıl yapar?” 

Nasıl yapar Solomon? Nasıl yapar Ali? 

“İskele Kenti Halkı” içinde “Kanlı Elmas” var, Ali’nin yoldaşı olarak da Solomon. İşte bireysel olanla toplumsal olan böyle böyle iç içe, omuz omuza yol alıyor. 

1
İskele Kenti Halkı, Bekâm Örün, 368 syf., Yazılama Yayınevi, 2026.
Yazarın Son Yazıları