Ayşe Şule Süzük
Dayım ve Nar
Yayın Tarihi: 01.11.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Bir şiirle başlamak istiyorum yazıma.
Metin Cengiz’in şiiri bu, adı: Hayat bir Düş.
“Sanki dünyaya üç defa gelmişim / Üç dere akıp geçmiş yeryüzünden / Sularını ummana bırakmışlar / Çakılları kumları kalmış dışarıda
Bir derenin manası uçurum / Bütün yollar buluşuyor aynı görüntüde / Kayalara çarpıp parçalanan bir sandal / Kalıntısı yüzüp duruyor içimde
İkincisi anlamak isterken mecrasını / Dalıyor dağlarda akışının seyrine / “Hayat bir düş” diyor ve şimdi kayıp / İçinde yüzdüğü gördüğü rüya
Diğerinin sözü akışında / Zamanı saçlarından yakalıyor / Geçtiği yerlerin ruhu /Damlıyor geceleri dizelerime”
“Zamanı saçlarından yakalamak”
Peki, zaman nedir? Hayat nedir? İnsan ömrü neye benzer?
Kimi sıkıştırılmış zaman dilimlerinde, sürenin (durée) çok daha hacimli olduğunu sezeriz. Ölüm karşısında hissettiğim bu. Yanı başımda duran, varlığını bildiğim fakat onunla yaşamaya alışarak görmezden gelmeyi başardığım bir yakın arkadaş ölüm. Kimi kez kaygıyla göz göze geldiğim kimi kez aldırmazlıkla omuz silktiğim bir olgu ölüm fakat kendi ölümünü düşünmek ile bir yakının kaybı karşısında yaşanan altüst oluş, benzerlik kadar tuhaf bir uzaklık ve farklılık barındırıyor.
Dayımı kaybettik. Ne tuhaf, birkaç gün önce konuşup bakıştığımız, susup hüzünlendiğimiz, kelimeleri yutup gülümsemeye çalıştığımız, elvedanın kaçınılmazlığında kabullenmeyi beceremeyip eğreti duran ellerimizi nereye koyacağımızı bilemediğimiz o hüzün dolu anlar yerini kaybın acısına bırakıyor; bir süre sonra özlem de karışacak bu tarifsiz duyguların seline. Sonra, sonra ise ölümü aradan çıkarıp gidenin bizde bıraktığı anılar, bizde cisimleştiği duygular, kokular, renkler, görüntüler gelip oturacak içimize. Dalında bir zeytin tanesi alıp götürecek sonbaharların kış hazırlıklarına; işte dayım orada, zeytin taneleri ile dolmuş cepleri, göz göze geliyoruz. Gülümseyerek olgunlaşmaya duran zeytinleri toplamaya devam ediyor.
Zaman ne? İşte, zaman; anıların bıraktığı izlerin bilinçte dans etmesi, geçmiş şimdiki ânın içinde varlığını sürdürüyor. Katmanlaşmış, geçişken ve bağımsız bir bütünlük içinde geçmişe, şimdiye ve geleceğe uzanacak. Hiçbir şey ama bizde iz bırakmış hiçbir yaşanmışlık yok olmuyor. Yaşanmışlık dışında o derinlemesine idrak ve içkinleştirme anında o âna eşlik eden koku, tat, müzik, renk, fotoğraf, ses, şarkı, izlenim…. Hiçbiri yok olmuyor. Bilinç, birbiri ile bağıntılı sonsuz bir ağ etkileşimi içinde sürekli deviniyor, sürekli yaşıyor, sürekli anımsıyor, sürekli fısıldıyor. Muazzam bir yolculukta iç içe geçmiş tüm zamanlar her türden bağlamda kendini var ediyor.
Dayım hırkasının eteğine koyarak kucakladığı çatlamış narlarla kapıda beliriyor. Nar tanelerinin gülümseyen al yanaklı yüzleri hafızamın dehlizlerinde uçuşurken 78 kuşağının bu ülkenin kaderine sıkıca bağlanmış kişisel tarihi, nar tanelerinin kızıllığında “gün doğdu hep uyandık, siperlere dayandık, bağımsızlık uğruna da al kanlara boyandık” sözleri ile Gündoğdu Marşı’nın peşinden Türkiye’nin neredeyse son 50 yılını peşine takıyor. Yürüyoruz. Her dönemeçte dayım duruyor. Çocukluğumla dolu bir mahzene giriyoruz. Anneanne ve dede evi. Kendine özgü kokusu ile dağılmış salonun yonca tarlasına bakan balkonundan görünen tarlaya tek tük evler yapılmaya başlanmış. Kafeste bir muhabbet kuşu anneannem oluyor, ama bu görüntü çok ama çok sonraya, aslında yakın tarihe ait. Daha geriye gitmeli, orada üst üste yığılmış kitaplar arasında kendimden geçmişim. Delicesine sevinç ile oburca okumak arasında salınıyorum. Hep bunlar bir dönemin yasaklı ya da sakınımlı kitapları olsa gerek. Annemin sınıfının kitaplığından bulup getirdiği sakıncalılara bu kez de dayımın devrimci ve Marksist kitaplığı, kitapları eşlik ediyor. Mutfaktan tıkırtılar geliyor, ben kitapların arasında bulduğum siyah beyaz fotoğraflara dalıyorum. Teyzemin şiirleri düşüveriyor elime… Çocukluğun sonsuz şaşkınlığında ve keşfetmeye hazır maceraperest ruhunda beliren kıskançlığa benzer bir duygu yalayıp geçiyor yüreğimi… “Demek herkesin benim bildiğimin dışında başka hayatları var” duygusu bu. Gıpta ile kıskançlık arası bir his ile alt dudağımı sarkıtıp somurtuyorum hafiften. Çocuğu fark etmiyorlar bile gençliklerinin delisine kapılmış akan dayım, teyzem. Oysa onları gözleyen bir kız çocuğunun gözleri var…
Zaman nedir hakikaten? Şimdiki an, yalnızca içinde bulunduğumuz saniyeden mi ibaret? Hiç değil, asla değil… Devrimci, sosyalist dayım her şeyi biliyor. Çok okuyor, çok biliyor, çok eylemci, çok paylaşımcı, çok dürüst, çok mücadeleci, yorulmuyor asla vazgeçmiyor. Herkese dokunuyor, herkesin hayatında iz bırakıyor, güzel anılarda yaşıyor gerçek anlamda. Ölümü başta Denizli’yi sonra da tüm Türkiye’den dostlarını sarsıyor. Yıllarca EMO’nun Denizli’de başkanlığını yapıyor, kimsenin olmadığı, geri çekildiği, sorumluluk almaktan imtina ettiği zamanlarda bir adım önde oluyor, yol açıyor… Kaderi bu ülkenin kaderine sarmaşık gibi dolanmış bir kuşağın yiğit evladı dayım. Öyle parıltılı sözleri sevmiyor, gösterişe prim vermiyor, gerçek mücadeleyi; düşünce ve eylem pratiğini, praksisi… Bazen kelimeler anlamsız kalıyor fakat dayım alışamıyor. Tüm ülke gibi o da alışamıyor ama tek farkla, o alışamadığını eylemi ile bedel ödemeyi göze alarak dünya aleme ilan ediyor. Bu kez 90’lı yıllara ait bir fotoğrafta anımsıyorum onu. Taziye olarak yazılan yazıların birinde geçiyor okur okumaz o fotoğraf beliriyor zihnimde. Çamlık Parkı’nda beyaz tişörtü ile dayım. Üstünde “Alışamadım” yazıyor tişörtünün.
Dayımın sesini duyuyorum; cevizde, zeytinde, narda, yenidünyada… Bahçesi öksüz kalıyor. Biz de öyle. Eski kaşardan kestiği parçayı uzatıyor bana “Çocuklara götür, yesinler…” Hep o ses “Çocuklara götür, yesinler…” dayımın sevecen sözleri çınlıyor kulaklarımda. Bu sevecen, memleketinin dağını, taşını, börtü böceğini seven koca yürekli yiğit devrimcinin sesi susuveriyor, 29 Ekim günü toprağa karışıyor. Çok sevdiği doğanın, ülkesinin toprağının bağrına kıvrılıveriyor bir çocuk temizliği ile.
Güzel dayım, Şarabi Eşkıya’m… Artık dinlen, biz senin sesini de alarak düşümüze doğru yürümeye devam…
Güzelim bir Bülent Akay şiiriyle yine vedalaşalım:
Senin sevdiğin insan / çoktan geçmiştir ilk sözü şiir olan tanrıları / zeytin ağacı dikmiştir / yüreğinin orta yerine / kesip atmıştır / sonradan gelip ilk giden kavakları. / senin sevdiğin insan /ödünç alıp yırtık bir ayakkabı / düşmüştür yollara / varıp ısınmak için gülüşünden.
Hamiş: Denizli Kitap Fuarı'nda tanıştığım sevgili Bülent Akay ve Engin Fırat’ın kitapları eşlik etti bugünkü yazıma ve dayımla vedalaşmaya ama elveda demeden…
Bülent Akay (2024) İp Üstünde Son Tango, Şiirden Yayıncılık, İstanbul.
Engin Fırat (2021) Metin Cengiz Şiirini Derin Okumak, Şiirden Yayıncılık, İstanbul.