Ayşe Şule Süzük
Eyyâm-ı Bahur
Yayın Tarihi: 15.08.2026 , 21:36 Güncelleme Tarihi: 16.08.2026 , 00:01
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Uzayıp giden sıcaklarda her yıl bir kez hatırlatıyor kendini “Eyyâm-ı Bahur” sözü. Eskimiş bir tamlama ama tınısı ve verdiği duygu yılın en sıcak günlerinin yapışkanlığını, bıktırıcılığını, kaygı uyandırmasını, sıkkınlığını ve yoruculuğunu çok iyi yansıtıyor gibi geliyor bana. Uğursuz bir doygunluk ile yorgunluk arasında ağdalaşan günler insanda tat tuz bırakmıyor.
Eski insanlar yılın en sıcak zamanları için bu adı kullanmışlar. Temmuz sonu-Ağustos başı… Kimi zaman ağustos ortasına doğru uzuyor. Bunalttıkça bunaltıyor, bastıkça basıyor, çöl sıcakları da deniyor. Halk takvimi bunu söylüyor, geçmişten gelen astronomik inanışlar, halk meteorolojisi ve buradan günümüzün bilimsel sözlerine kadar uzanan bir çizgide sıcak ve bunaltı aynı kalıyor. Yapay Zekâ, dahasını söylüyor. Avrupa’daki “Dogs Days” (Köpek Günleri) ifadesiyle akraba imiş. Benzer bir eski zamanların hurafesinden astronomisi, gözlemi; buradan gelen farklı ve ayıklanmaya, bilimsel teyide ihtiyaç duyulan bilgileri pıtır pıtır dökülüyor fakat uzayan, sıkan, bunaltan, bezdiren, uyutan, pelteleştiren, tepkisiz bırakan, yavaşlatan bir boşluk tüm zamanlar için bence bâki kalıyor.
İşte bu bitmek bilmez sıcaklar, işte bu Eyyam-ı Bahur, bir yandan da çok metaforik. Öte yandan izlenimciliğin koyu etkisinin sezildiği yazımda Türkiye’nin seyrinde yer alacak çerçeve giderek görünür hâle geliyor. Bu yüzden belki sıcaklar bastırdıkça bastırıyor. Çıkışsızlık hâli üzerime ağır bir pamuk yorgan gibi biniyor da biniyor. Yeni bir “yetmez ama evet” kasırgasına tutulmuş siyasetin koçbaşları ile halk arasındaki uçurum büyüdükçe büyüyor. Sıcaklar bastırıyor, sarı sıcakta canhıraş çalışmak zorundaki emekçiler; kızgın damlarda uyumak zorunda kalan Adana’nın, Mardin’in, Urfa’nın, Denizli’nin çocukları “klimasız çalışma ortamları”ndan haykırıyor: “Her şey sınıfsal her şey.” Eklenebilir “Her şey sinirsel her şey.” İthal çöplerin, plastiklerin kokusu sıcakta daha çok hissediliyor. Sinirsek olmayıp da ne yapacak sahile gitse bile girecek denizi bulamayan memleket insanı?
Bu sönmüş deniz feneri nerede? Nasıl bulunur? Hangi limana demir atmalı?
“Hangi liman büyük bir kütüphaneden daha güvenli bir biçimde açar sana kollarını? Bir kitaptan ötekine geçerek yaptığın dünya turundan sonra döndüğün ve yola çıkmış olduğun kentinde elbette böyle bir kütüphane var.”
Kitaplarla yapılan dünya turu ve geriye döndüğünde bulacağını bildiğin “ev”inin orada kollarını açarak güvenli bir liman gibi seni beklemesi. Keşke böyle hissedebilse idim. Bir ev, bir yurt, bir vatan, bir memleket (eş anlamlı sözcükler peş peşe mi geldi, boş verin anlatım bozukluğunu) … Küllerinden doğan, yedi düvele meydan okumuş bir Kurtuluş ve Kuruluş Savaşı’nı ardında bırakarak taze ve pek çok açıdan ilham verici bir başlangıç yapmış bir ülkeydi benim ülkem. Başka türlü, serin serin esen bir rüzgâr vardı o zamanlar. İnsanın içini ferahlatan bir başka tarihsel dönemeç, toprağı yurt yapan, bozkırı vatan yapan, Ankara’yı, Anadolu’nun ortasındaki ıssızlığı kırpıp kırpıp yıldız yapan bir dönemeçti o.
“Cumhuriyet’in kuruluşu, Osmanlıcı kurtuluş tahayyüllerinin büyük bir bölümünü radikal bir kopuşla kesintiye uğrattı. Ulus-devlet inşası, laiklik ve Batı merkezli modernleşme tercihleri, imparatorluk fikrinin ve çok katmanlı Osmanlı mirasının siyasal merkezden dışlanması anlamına geldi. Bu durum, özellikle Cumhuriyet’le barışık olmayan İslamcı ve muhafazakâr çevrelerde süreklilik arz eden bir tarihsel özlem ve yenil olana düşmanlık yarattı. Osmanlı geçmişi, bu kesimler için yalnızca bir devlet formu değil; ahlaki düzenin, toplumsal hiyerarşinin ve kutsal bir bütünlüğün sembolü hâline geldi. Cumhuriyet tarihi boyunca bu özlem, açık ya da örtük biçimlerde varlığını sürdürdü; kimi zaman bastırıldı, kimi zaman kültürel alanda muhafaza edildi, kimi zaman da siyasal söylemin alt katmanlarında yeniden üretildi” diye yazmış Endam Köybaşı, Gelenek’in 166. sayısındaki yazısında. Çok iyi bir yazı ve yeni Osmanlıcılığın seyrinin İmparatorluğun yıkılmasından bugüne ideolojik-siyasal bir olgu olarak yaşamaya devam edişinin nedenlerini, kritik dönemeçleri vererek anlatan bir makale.
Bugün bu yolculuk yeni ve uğursuz bir evreye girmiş durumda. Sıcakların getirdiği koyu ağdayı şüphesiz herkes aynı hissetmiyor hem içsel hem de dışsal, maddi nedenler yüzünden. Ben ise bir kayıp karşısında duyulan yasa benzer bir şey hissediyorum. Elimden kayıp giden bir şeylerin varlığı, bu yokluk nedeniyle ortaya çıkacak tekinsizlik, kargaşa, belirsizlik derin bir sızı ile beraber geliyor. Demir atmış bir kuyu var içimde. Kocaman bir boşlukta giderek batan bir ülke silüeti beliriyor gözlerimde. Adını koyamıyorum. Yakalayamıyorum. Öfke ve hayal kırıklığı ile öksüz duyumsuyorum kendimi.
İşte bu zamanlarda Calvino’nun yukarıda söz ettiği “kollarını bana açan kütüphane”ye ihtiyaç duyuyor. Onun göğsüne başımı koyup dinlendirmek istiyorum zihnimi. Şevket Süreyya Aydemir anlatıyor “Tek Adam”da:
“”İngilizlerin ve Padişahın teşkilatlandırdığı isyan dalgaları, Bolu, Gerede, Beypazarı, Ayaş üstünden Ankara ovasına sarmak üzeredir. Ankara’nın bile kıpırdayacağından korkulur. Anzavur askerleri, hilafet ordusu, Kuva-yı Ahmediye, yani Peygamberin kuvvetleri gibi isimler alan ve bayraklarının ucuna İstanbul Şeyhülislâmının milliyetçilere ölüm fetvalarını takan azgın isyancılar, neredeyse Ankara’yı basacaklardır.
Bazen öyle olur ki, her şey bitmiş gibi görünür. Hattâ Mustafa Kemal bile ümitsiz anlar yaşar. Halide Edip’in eşi Adnan Bey (mebus, vekil) isyancılar elinde boğazlanmaktansa kendi eliyle hayatına son vermek için cebinde bir zehir parçası taşır. (…) Etraftan silah sesleri gelir. Karargâhın çevresinde, doğru dürüst nöbetçi bile yoktur. Zaten Ankara, elindeki son neferi de, hatta karargâh pencerelerinden bile görünen Ayaş beli geçitlerindeki isyancıların üstüne göndermiştir…
Paşa sadece masasından kalkar. Bir sigara yakar. Holde bir aşağı bir yukarı dolaşır. Etrafındakiler tabancalarını, silâhlarını hazırlarlar. Kimler merdiven başlarını tutacaktır. Kimler pencerelerden ateş edeceklerdir ve Halide Edip şunları yazmaktadır:
“Bu durum her gece şafak sökünceye kadar devam ederdi. Hepimiz yorgunluktan bitkin bir hale gelirdik. Mustafa Kemal Paşanın o günlerdeki kadar yorgun ve bazen de ümitsiz olduğunu görmüş değilim. (…)””
Kitapların dediği ile günün koyu umutsuzluğu birbiri ile çarpışır. Eyyâm-ı Bahur elbet biter. Yeni kitaplara yeni limanlara, yeni bir ülkeye yolculuk başlar, başlayabilir, başlayacaktır. Yeis dağılır. Dağılır değil mi?