Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Ayşe Şule Süzük

Ayşe Şule Süzük

Sıradan Faşizm

Bizim tarihimizi, tahrif edilmemiş; kırpılıp bağlam ve nedensellik zinciri koparılmamış, gerçek olan, gerçek insanların sıradan hayatlarından doğan kahramanlık öykülerine doğru yol alan o tarihi hatırlamak ve sonrasında ötekine, yanındakine, omuz başındakine, yoldaşına, sırdaşına, dostuna hatırlatmak…

Yayın Tarihi: 05.09.2026 , 21:06 Güncelleme Tarihi: 06.09.2026 , 00:00

Kitaplarda aranan hayat birikimi, filmlerde bulunmaya çalışılan geçmişin doğru anlatılmış hikâyeleri, hepsi ama hepsi bir hazine sandığı içine gizlenmiş, yedi kat yerin dibine gömülmüş gün ışığına çıkmayı bekliyor. Ütopyaların yerine distopyaların tedavülde olduğu bir alacakaranlık kuşağı içindeyiz. Görüş alanımızı o kadar sınırlamışlar ve bulanıklaştırmışlar ki netlik ayarımız bozulmuş, omurgamız eğrilmiş; kambur, topal, kör, sağır, kötürüm bir biçimde yaşayabileceğimizi varsayıyorlar.

Fakat insan böyle yol almıyor.

Böyle yaşaması mümkün değil insanın. Yaşamda hiçbir şey başka şeyleri tek yönlü etkilemez. Karşılıklılık söz konusudur. Buna etkileşim diyoruz. İnsan bir üretim bandında tekdüze akan, yapay zekâ ile şekillendirilen bir ürün, bir teknolojik tasarım paketi değil. Daha doğrusu tarihin karanlık dönemleri dâhil muktedirlerin şekil verdiğinden emin olduğu bir çamurdan heykel hiç değil insan. Evet, ilk önce mitlerin, büyünün, dinlerin etkisi içinde geleceğini ararken sonrasında kendini tüm bunların boyunduruğundan kurtarmış, gerçeğin ve kurtuluşun peşine yeryüzünde, burada, şimdide düşmeyi başarmış.  

Hikâyenin ya da yolculuğun mutlu sonla bitmesini diliyoruz çünkü bu filmin içinde biz varız, çocuklarımız var, sevdiklerimiz var. Fakat yine bu yüzyılda pek çok çıbanbaşı sivrilmiş, irin dolu keseleri ile temiz alanları hızla kaplamaya başlamıştır. İnsanın yarattığı evrende bütünlük kaybolmuş, parçalılık, belirsizlik, kopukluk, dağınıklık ile bütün geçmiş-bugün-yarın zinciri kopmuş; halka halka dağılmaya yüz tutmuştur. Artık dikte ettirilen ve bizlere kabul ettirilmeye çalışılan “Daha mutlu, daha ideal, mutlu sonla bitecek olan bir toplumsal kurtuluş düşü yoktur” yargısıdır. Bütün muktedirler, bütün yönetenler, bütün emperyalistler ve bugün dünyanın dört bir yanındaki her egemen söylem açık ya da gizli biçimde bu yargı ile rızamızı almaya, kolumuzu kanadımızı kırmaya heves etmekte. 

Peki, bu ahval ve şerait içinde vazifen nedir?

Çok büyük ve ezici bir soru. Seni kurtarayım. Bu soruya şöyle yanıt verelim şimdilik, bu yazının bağlamında düşünelim: Hatırlamak. 
Evet, evet hatırlamak… Bizim tarihimizi, tahrif edilmemiş; kırpılıp bağlam ve nedensellik zinciri koparılmamış, gerçek olan, gerçek insanların sıradan hayatlarından doğan kahramanlık öykülerine doğru yol alan o tarihi hatırlamak ve sonrasında ötekine, yanındakine, omuz başındakine, yoldaşına, sırdaşına, dostuna hatırlatmak…

Bunu yapmadığında karşı devrimin karanlığı toplumsal düzeyde de tamamlanacak.

Şimdi geçen gün izlediğimiz “Sıradan Faşizm” belgeselini hatırlatıyorum kendime ve elbette sana, size.

1965 yapımı bu Sovyet belgeselinin yönetmeni Mikhail Romm. Yaklaşık 2 saat 18 dakikalık belgesel yıldızlı göğün altında izleyicilerin tamamını sandalyelere mıhladı. Kızıl Ordu, 1945’te Berlin’i kurtardığı vakit Nazilerin Reich Film Arşivi’nde yer alan yaklaşık iki milyon metre film malzemesini Sovyetler Birliği’ne götürmüş ve Mosfilm’e teslim etmiş. Nazilerin propaganda materyalleri bu kez tersyüz edilerek insanlığın faşizm belasından kurtarılması, uyarılması için muazzam bir belgesele dönüştürülmüş. Belgesel sinema tarihinde önemli bir yere sahip “Sıradan Faşizm” adıyla da çok şey anlatıyor: Gündelik hayat, sıradan insanlar, çocuklar, hayaller, iyilik, kardeşlik karşısında; kara propaganda, kara gömlekliler, kara çalıcılar, insan yiyiciler, kafatası ölçücüler, ölüm deccalleri, güce tapıcılar, leş yiyiciler, ödlekler, vahşiler, para simsarları var. Amansız bir savaş bu.

Unutma, Sovyetler Birliği halkları başta anayurtlarını sonra da dünyayı kurtarmak için 20 milyon yetişmiş insanını bu savaşta kaybediyor. Ayrıca tüm dünyadaki faşizm karşıtı cephede yer alan, savaşan o güzelim “sıradan” kahramanları da anlatmaya sayfalar yetmez.

Saygıyla anıyoruz.

Belgeseli izlerken üzerime çöken karabasan aralanıyor. Görüntülerin çarpıcılığı kadar belgesel senaryosu insanı ağlatacak kadar heyecan verici.  Belgeselin anlatıcısı sana yukarıdan bakmıyor. Seninle diyalog kuruyor, yalın gündelik dilin sadeliği ile “Şimdi size tarihte olanları anlatacağım.” diye başlıyor Mikhail Romm. Devam ediyor: “Bakın, şuna dikkat edin. Bu görüntüye gerçekten bakın. İnsanlar nasıl böyle bir şeye dönüşebildi?” Hakikaten afallıyorsun, sarsılıyorsun, tedirgin olup korkuyorsun, isyan edip bunun bir daha olmaması için harekete geçmen gerektiğini düşünüyorsun.

Kitleleri korkudan tir tir titretip iktidar kurmak için Nazilerin çektiği o kitlesel gösteri görüntüleri bu kez de tıpkı Şarlo’nun “Büyük Diktatör” filminde olduğu gibi mizahı ve ironiyi de yanına alarak Hitler rejimini şamar oğlanına dönüştürüp böcekleştiriyor.

Anlatmak yetmez “Sıradan Faşizm”i… İzleyip o 16 bölümü tek tek konuşmak gerek. Bu yazının sınırları içinde yerim de yenim de dar.  Yine de son söz olarak şunu söyleyebilirim: “Böyle bir şey herhangi bir toplumda nasıl mümkün olabilir?” sorusu eşliğinde Nazi Partisi’nin iktidara geliş süreci kadar 1960’ların dünya tarihi ve SSCB’nin iç ve dış politikası da masaya yatırılmalı. Ayrıca filmi izlerken ve sonrasında kendinizi çok ayrıcalıklı hissedeceksiniz: gizlenmiş, örtülmüş, tahrif edilmeye çalışılmış o hazine sandığını bulmuş gibi…

Yazarın Son Yazıları