Ayşe Şule Süzük
Eğer…
Yayın Tarihi: 25.07.2026 , 23:54 Güncelleme Tarihi: 26.07.2026 , 00:01
Bu aralar zannederim okuduğum romanların ya da yaşantımdaki dönemeçlerin etkisi ile ilginç bir durum ile karşı karşıyayım. Kendime dair ya da başka hayatlara bakarken insan yaşantısını tek bir parça gibi görüyorum bir yandan; yekpâre diyoruz değil mi buna? Öte yandan doğumdan ölüme yaşantımızı bölümlere ayırarak her bir parçasını alıp başka bir yere koyarsak hayatımız nasıl olurdu acaba sorusunu aklımdan söküp atamıyorum. Bu anlamıyla hayat kocaman ya da küçük bir hikâye. Sıradan ya da sıra dışı… Örneğin ölüm döşeğindesiniz, geriye doğru baktığınızda hayatınızın akışı içinde vereceğiniz kararlarda birini ya da diğerini seçmiş olmanız bugününüzü nasıl etkilemiş olabilir? Bilinebilir değil en fazla tahmin edebilir fakat geriye doğru bakıp farklı seçenekleriniz olduğunu, sizi bugüne getiren seçenek yerine başkasını tercih etseydiniz nasıl olacağını hayal etmek, buna vereceğiniz duygusal tepki bugününüzü nasıl anlamlandırdığınızla ilgili.
Eğer o gün o kapıdan girseydiniz, o okul yerine başka bir okulda, o iş yerine başka bir işte, o eş yerine başka bir eşte, o hikâye yerine başka bir hikâyede… Kitaplarda ya da filmlerde anlatının sonu bilindiğinden ve onu bir anlatıcı kurguladığından eserler sonsuz seçenek sunarlar kahramanın yoluna dair eğer dilerlerse bize. Son derece de eğlencelidir, merak duygusunu elden bıraktırmaz, olayın akışına, kahramanın mizacına, yazarın maharetine göre ya bizi alır götürür ya da bir karabasan misali üzerimize çöker bir türlü ilerleyemeyiz.
Kartlar yazar tarafından karılır, hilelidir değildir bilemeyiz. Olasılıklar silsilesi içinde farklı hayatlar, farklı durumlar, farklı bakışlar, kişilikler, gerçeklik kavrayışları devreye girer. Biraz doğaçlama tiyatroya benziyor sanki. Öyle değil de böyle deseydin karşı tarafta başka bir etkileşim yaratacaktın oradan başka bir mevzu açılacaktı, laf lafı laf tütün torbasını açacaktı… Sonra mı, sonrasını kim bilir…
"Italo Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin” ile başlar kitap. Bundan on bir yıl önce okumuşum. Ama geçenlerde kurmaca, anlatıcı, okur, yabancılaşma, çağrışım, hayat üzerine düşünürken niyeyse bir mıknatıs gibi çekti beni. Bu tuhaf kitabı yeniden okudum. Bu kez altını çizdiğim yerler öncekinden daha fazlaydı ve aslında bu yıllar içinde kitabın kenarlarına yazdığım tasarılar, taslaklar hâlâ gerçekleştirilmeyi bekliyordu. Bu bana hem şaşırtıcı hem de hüzün verici geldi. Öyle ya günler, yıllar koşarak gitmişti; kitabı okurken hissettiklerim ya da beni tetikleyen cümleler, kitabın çağrısına verdiğim yanıtlar orada öylece duruyor, kitap kapatılınca kayboluyordu ya da kaybolmuştu.
Okumak, bir karakter yaratmak, okumanın nedeni, okur ile metin / metin ile yazar / okur ile yazar ilişkisi, erkek ve kadın okurun farkı ya da sizin bir romanda ana karakter olmak üzere doğrudan yazar tarafından seslenilmeniz. Hangi yönetmendi ya da hangi ekol? Filmde oyuncunun doğrudan izleyiciye bakması, ona seslenmesi ve onu da bir kahraman olmak üzere filme çağırması. Benzer şeyler. Okumak ve izlemek eylemini sorgulatmak üzere bir kışkırtma, bunu Brecht de farklı bir biçimde tiyatroda yapmamış mıydı?
Postmodern edebiyatın ögelerini, temel tekniklerini klasik edebiyatın içine yerleştirip her ikisinden de yaratıcı şekilde yararlanıyor bana kalırsa Calvino. Aydınlanma düşüncesinden uzaklaşmadan, ifrata varmadan aklı bir yerlere sepetlemeden bir anlatı evreni kuruyor ve okuyucusunu kurmacaya ve hayata dair harekete geçmeye davet ediyor. Gerçek yaşam da her zaman bir sonuca ulaşmaz ve olasılıklar barındırır. Farklı maddi süreçlerde farklı olanaklar ile el ele yürürüz. Tıpkı geçmişine ya da geçmişe bakan bir gerçek insan gibi… Elbette tarihe …olsaydı diye bakılmaz fakat ihtimaller içerisindeki yarıkları; olay ve olguların hava deliklerini, koşul-mekân-zaman sarmalını göz ardı ederek de bakılmaz. Geçişler, köprüler, kesişmeler vardır, elbette Çin Seddi de vardır, gemileri yakmak da.
“Filika çıpası biçimindeki bir şey, dört çengelli diş, dipteki kayalara sürtünerek yıpranmış dört demir kol bana paralanmadan, acı çekmeden hiçbir kararın alınamayacağını hatırlatıyordu."
Dönüp dönüp okudum. Çağrışımı güçlü, dili güzel. Okura kitapta parçalara bölünmüş metinler sunuluyor. Bütünlük duygusunu zedeliyor evet ancak başka bir bütünlük inşa etmek de mümkün. Üstelik kendisi de kadın ya da erkek okur olarak bu bir türlü başlayamayan, gidemeyen, bitemeyen metnin (romanın demiyorum) bir karakteri. Erkek okur Calvino’nun son kitabını almıştır fakat basımda matbaadan kaynaklı problemler nedeniyle yarım kalmış bir metindir roman. Bunu sormak için kitapçıya gittiğinde kadın okurla tanışır. Yayınevinden, editörüne, çevirmeninden gölge yazarına, okurundan, sanatçısına kitap dünyası ile bir şekilde ilişkilenmiş karakterler bir türlü başlayamayan -farklı başlangıçlarla dönüp duran- metnin peşine düşerler.
“Beklenmedik şekilde tepki veren bir insan olduğunu biliyoruz ama artık kendini denetlemeyi öğrendin. Seni en çok çıldırtan şey, nesnelere ilişkin durumlar ya da insan eylemlerinde rastlantısalın, yazgısalın, olasının insafına kalmış olmak, senin ya da başkalarının umursamazlığının, üstünkörülüğünün, özensizliğinin kurbanı olmak.”
Olasılıklar, seçenekler, tercihler, yarım kalmışlık, pişmanlık… Başa dönüyorum. Eğer o gün o kapıdan girseydiniz, o okul yerine başka bir okulda, o iş yerine başka bir işte, o eş yerine başka bir eşte, o hikâye yerine başka bir hikâyede… Nasıl bir hayat yaşardın? Ama bir şey daha var. Bazen aslında çoğu zaman seçeneklerimiz olmaz. Seçenekler özgürlüklerdir. Seçeneksizlik ise bizi boyunduruk altına alan toplumsal koşulların dayatmasıdır genel olarak. İnsanın seçenekleri olmalı. Özgürce tercih edebileceği yolları, çatallaşan patikalarda ıslık çalarak keyifle yürümeleri olmalıdır. Nihayetinde başa dönen, bir türlü ilerlemeyen hikâyeler eninde sonunda okuru da yazarı da sıkmaya mahkûmdur. Fakat hayat da her zaman eğlenceli değil ki…