Ayşe Şule Süzük
Bozkırdaki Çekirdek
Yayın Tarihi: 27.06.2026 , 23:29 Güncelleme Tarihi: 28.06.2026 , 00:05
“De bakalım 275 Malak İlyas, bura nere?”
“Kutsal başkentimiz Ankara’dır öğretmenim!”
“Ya siyim siyim yağan?”
“Ahmak ıslatandır öğretmenim!”
“Güçlü bir esinti bu pisliği sürüp götürmezse n’olur?”
“Çoğa varmaz, bütün ateşler söner; taş toprak, mal davar, adam odun birbirine karışır.”
Türk edebiyatının önemli romancılarından Kemal Tahir “Bozkırdaki Çekirdek” romanına böyle giriş yapıyor. İki silahlı jandarmanın arasında cezaevine götürülen öğretmenin ardında 23 yıllık öğretmenliği vardır. Önünde ise iki yıl ağır hapis ve iki yıl sürgün… Anlatıcı, öğretmeni betimler: “Somurtkan herif, aklından geçirdiklerine gülecek yerde, suratını büstünün astı. Çok uzun boylu, kamburca, kara kuruydu, kılıksızdı. Ulus Meydanı’nın Zafer Anıtı karşısında ahmak ıslatanın altında kafası dik duruyor, bir çalım Donkişot’a benziyordu.”
Olmayacağı oldurmaya çalışan bu Donkişot benzerliği ne üzerinedir? Romanın hemen başındaki bu diken gibi batan soru, cebimizde kalsın. 17 Nisan 1940’da açılan Köy Enstitüleri üzerine yazılmış bir roman “Bozkırdaki Çekirdek”. Bugün bir kesim için geçmiş nostaljisine tutunarak ağıtlaştırılan bir eski düş. Ancak enstitülerin kapatılma süreci olan hemen 1945’li yıllarda bir kesim için katli vacip bir şer cephesi… Ne tür kara çalmalar, saldırılar, jurnaller yapılmış. Bugün için ise sözünü ettiğimiz ağıt cephesi giderek çoğalmış “karşı cephe”yi de içine almış adeta. Herkes mükemmel bir eğitim modeli olarak dillendiriyor bugün ve haksız da değil fakat bağlamından, zaman-mekân ve sınıfsallığından kopardığımızda elimizde ne kalıyor? Bu soru da cebe girsin. Aklımızda tutalım.
Şimdi:
Hayal ediniz. 1910 İstanbul doğumlu Kemal Tahir, Osmanlı’nın adlı adınca dağılma sürecinin sonuna yetişmiş bir aydın kuşağının üyesidir. Yenik, öfkeli, kabına sığmaz, asi, soran, sorgulayan… Tahir’e kuruluş aydını demek sanırım tuhaf olmaz. Kırılış ve kuruluş bir arada giderken geçmişin bagajı ile geleceğe bakmayı deneyen fakat Cumhuriyetin mottosu “Sınıfsız, sömürüsüz kaynaşmış bir kitleyiz.” söyleminin ardındakini görebilen bir kuşağın üyesidir Kemal Tahir. Anlamaya çalışan, gideni ve gelmekte olanı sezen, eleştiren, kendi tarih tezini oluşturmaya çalışan, çerçevesi verilenlerle değil özgünlüklerle yola devam etmek isteyen, bundan kaynaklı yer yer hem peygambervari göklere çıkarılan hem de kıyasıya eleştirilen bir aydındır aynı zamanda.
Galatasaray Lisesini yarım bırakmıştır, bir süre avukat kâtipliği yapmış ardından Zonguldak'ta kömür işletmelerinde ambar memurluğu görevinde bulunmuştur. 1930'lu yıllarda gazeteciliğe yönelmiş; gazete ve dergilerde düzeltmenlik, çevirmenlik, röportaj yazarlığı ve editörlük yapmıştır. 1938 Donanma ve Harp Okulu Davası olarak bilinen “komünizm propagandası yapmak” isimli cadı avı sürecinde Nazım ile 12’şer yıl hapis yapmak zorunda bırakılmışlardır. Çankırı, Çorum, Nevşehir, Malatya, Kırşehir Kemal Tahir’in bu süreçte tutsaklığını sürdürdüğü şehirler… Kabaca anlatıyoruz çünkü bu aydın/yazar kuşağının yaşamı yapıtlarını etkilemiş ve elbette biçimlendirmiştir. 1950 genel affıyla serbest kaldı. 50’den itibaren romanları ile ünlendi. 1959 “Esir Şehrin İnsanları” … 1967 “Bozkırdaki Çekirdek” … 69 “Kurt Kanunu” … 70 “Devlet Ana” … tarihleri ve romanların yazılma/yayımlanma tarihleri de bir fikir verir. İşgal İstanbul’unu ve Kurtuluş’u arayış sürecini anlatan “Esir Şehrin İnsanları” üzerine çok yazdım, çok severim romanı. “Bozkırdaki Çekirdek” ise roman estetiğinden bağımsız olarak son derece önemli, uyaran, sarsan ve Cumhuriyet devriminin “eksiği”ni göstermeye çalışan bir roman.
Anlatılan “Çankırı, Kastamonu, Çorum topraklarının tam birleştiği noktada” kurulacak enstitünün öğrencilerinin ailelerinden alınma ve çorak toprakta yoksunluklar içinde öğretmenler ve öğrenciler ile enstitü kurma süreci. Sanki iç savaş sürecinde Sovyetler’deyiz. Anadolu’nun göbeği, kıraç topraklarda, inanılmaz yoksunluklar içinde doğa ile, eşraf, ağa, şeyh kıskacında imkânsızı oldurma süreci anlatılan: Bir avuç idealist (ülkücü) öğretmen ile… Öfke duymamak mümkün değil: Kurtuluş Savaşı, ardından Kuruluş ve devrimler ve genç Cumhuriyet’in giderek ağa dolanarak ölmeye yatması… Toprak reformunu yapmayan/yapamayan, sınıfları halının altına süpürerek kaynaşmış kitle şiarıyla hareket ettiğinde geniş halk kesimlerini kendine bağlayacağını hayal edenlerin olduğu bir süreç bu, tüm devrimci hamlelerine karşın, topallayan, topallamaya mahkûm edilen.
“Çıkar yol nedir?”
“Köyün insan gerçeğini öğrenmek.”
“İlk kurtuluş adımı gerçekçilik.”
“Anadolu’yu kurtarmak istiyorsak onun eski-yeni gerçeğini iyice bilmek zorundayız. Kendimizi aldatmadan.”
Yalan mı? Değil. Kestirmeci reçetelerle geldiğimiz nokta belli. Roman anlatıcısı/yazar devam ediyor: “Onuncu yıl “türküsünün” içtenlikle hiçbir ilintisi olmayan palavra kelimeleri, köy çocuklarının ağzından yavaş yavaş derin, büyük, uğruna kolayca ölünür anlamlar alıyordu.”
Çok mu sinirlendiniz? Durun hele devamı var.
“Bozkırda elbet var çekirdek ama yaşama kanunları başka… Bütün sağlam çekirdeklerin şaşmaz kanunu yeşermektir. Çürükse yeşermez, yeşermezse çürür. Bozkırdaki bizim çekirdeğin sağlamlığı yeşermemeye doğru işlemesin. Canlı olarak var olması hiç yeşermemesine bağlanmış… Savunması yeşermemek… Çünkü denemiş bin yıldır, yeşermesini önlemek için pusuda bekleyen güçler var. Bu güçler akıl almaz bir kıyıcılıkla en umutlu filizleri hemen ezer, tomurcuklanmaya yeltenen bütün kökleri imansızca söker. Çünkü onların var oluşu, rahat yaşaması bozkırdaki çekirdeğin yeşerip serpilmemesine bağlı.”
Metaforik, sert ve gerçekçi…
Ve bugün de geçerli değil mi? “Başka memleketleri bilmem, bizim memleketimizde gerçekçi olmadan namuslu olmak imkânsız! Ve de hangi büyük fayda olursa olsun gerçeği görmezden gelmek, hele değiştirmeye yeltenmek en büyük namussuzluk!”
Siz ne düşünürsünüz?