Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Ayşe Şule Süzük

Ayşe Şule Süzük

Soğukkanlılıkla

Suç nedir? Hangi davranışlar bugün suç kapsamında yer alır? Suç olarak kabul edilen eylemler ya da davranışlar geçmişten bugüne değişmiş midir? Ahlaki açıdan kötü, toplumsal açıdan zararlı olan her zaman suç mudur? Suç ve hukuk alanı söz konusu olduğunda üzerimize bir ağırlık çöker.

Yayın Tarihi: 20.09.2026 , 10:37 Güncelleme Tarihi: 20.09.2026 , 10:38

Suç nedir? Hangi davranışlar bugün suç kapsamında yer alır? Suç olarak kabul edilen eylemler ya da davranışlar geçmişten bugüne değişmiş midir? Ahlaki açıdan kötü, toplumsal açıdan zararlı olan her zaman suç mudur?

Suç ve hukuk alanı söz konusu olduğunda üzerimize bir ağırlık çöker. Tıpkı ölümü düşünürken hissettiğimiz kaygı gibi… Ya önemsemiyormuş gibi geçiştiririz ya konuyu kapatıp “Duyuldu atarız” ya tedirginlikle ellerimizi nereye koyacağımızı bilemeyiz ya da hararetli bir tartışmanın tam ortasına düşeriz. Hepsi mümkün. Öte yandan “güvenli alanlarımız” ihlal ediliyormuş duygusuna kapılmak da sıklıkla yaşadığımız bir deneyimdir. Seküler alan ile dinî ahlakta yasaklanmış, suç ya da günah olarak nitelenen çakışmalar ise çoktur: insan öldürmek; hırsızlık, dolandırıcılık ve zina yapmak; yalan söylemek, iftira atmak, haksızlık yapmak… Öte yanda yedi ölümcül günahtan söz edebiliriz: kibir, açgözlülük, şehvet, kıskançlık, oburluk, öfke, tembellik. İlki hukuken de suçtur ve cezası vardır günümüz hukuk sisteminde, ikincilerinin ise böyle bir karşılığı yoktur. Yalnız dolaylı yollardan suçun oluşmasına hizmet eder “ölümcül günahlar”.

Bir de suçlar ve suçlular üzerine düşünürken “güvenli alan” algımızın yara almaması düşünülemez. 

Mevzu derin, ben hukukçu değilim ancak tüm bunları niye düşündüm? Yetmedi niye yazma cüretini gösteriyorum? Önce buna zemin hazırlayan bir filmi yeniden izledim: “12 Kızgın Adam”. Hep diyorum her temas bir iz bırakıyor ve bizi her türden tercihlerimizde, yapıp etmelerimizde yönlendiriyor. İşte bu filmi heybeme katmışken öteden beri kitaplığımda duran, zaman zaman göz göze geldiğimiz ve birbirimizi fark etmemeyi tercih ettiğimiz, bir türlü okumaya elimin varmadığı 2017 yılında satın alınmış (çünkü kitabın üzerine tarih atmışım) bir romanı okudum nihayet.

Bahtiyarım. Heyecanlıyım. Dokuz yıllık bekleyişin ardından kavuştuk demek. Örneğin bu süre içinde başıma bir iş gelseydi, bu kitabı okumamış olacaktım. Bu açıdan bakıldığında yedi ölümcül günahtan biri olan oburluk, kitap oburluğu şeklinde düşünüldüğünde pek de kötü olmayabilir. Uzatmadan romana döneyim. Romanın adı “Soğukkanlılıkla”, yazarı Truman Capote.1 Roman için çağdaş Amerikan edebiyatının köşe taşlarından deniyor. Kurgusal olmayan (non-fiction) belgesel roman olarak bu türe öncülük ediyor. Yani elimdeki tamamen gerçek olaylara dayanan bir belge roman. Truman Capote ilginç bir yazarmış; hayatının neredeyse altı yılında romanda geçen korkunç cinayeti izlemeye, belgelemeye odaklanmış. Arkadaşı “Bülbülü Öldürmek” romanının yazarı Harper Lee ile bu zorlu mahkeme sürecine dalıyorlar.

Türünün ilk örneği ve klasikleşmiş 420 sayfalık bu polisiye-gerilim romanını elimden bırakamadım. Zorlu, yoğun bir dönem yaşamama rağmen arada derede ne yaptım yaptım bu romanı okumaya coşkuyla devam ettim. Klasik polisiyedeki katil kim sorusu okuyucuyu hiç ilgilendirmiyor romanda çünkü olay, katiller ve hikâyenin sonu hepsi ama hepsi biliniyor. Ancak okuyucudaki merak, öğrenme, analiz etme, düşünme, anlamaya çalışma temposu hiç düşmüyor.

Hâl böyle olunca romanı özetlemekte sakınca yok: ABD’nin Kansas eyaletinde sessiz küçük Holcomb kasabasında oluyor cinayet. Perry ve Dick adındaki iki katil evde bulunan aileden dördünü öldürüyor. Cinayetler nedensiz. Eve para bulmak için giriyorlar, para yok, çekip gidebilecekken kalıp keyfi bir şekilde vahşi bir cinayet işliyorlar. Korkunç… Sarsıcı…

Neden sorusu etrafında dönüp durmanıza, hikâyenin farklı boyutlarını düşünmek zorunda kalmanıza, ön yargılarınızla mücadele etmenize neden oluyor roman. Romanın ilk sayfalarından itibaren yukarıda yazdığım gibi her şeyi biliyor okuyucu. Ama buna rağmen romanı elinden bırakamıyor.

Atmosferi, yarattığı etkiyi ve yazarın kalemindeki lezzeti yansıtmak adına romanın henüz ilk sayfalarından alınmış bölümü paylaşayım:

“1959 yılının Kasım ayının ortalarındaki o güne dek çok az Amerikalının (hatta çok az Kansaslının) Holcomb diye bir yerin varlığından haberi vardı. Tıpkı şehrin suları, otoyoldaki motosikletliler ve Santa Fe raylarında hızla yol alan sarı trenler gibi beklenmedik bir olay kılığına bürünmüş trajedi de buraya hiç uğramamıştı. Kasabanın iki yüz yetmiş sakini, yaşamlarının böyle geçmesinden mutluydular; çalışmak, avlanmak, televizyon izlemek, okulun düzenlediği sosyal etkinliklere, koro çalışmalarına ve 4-K kulübünün toplantılarına katılmaktan ibaret olan sıradan bir yaşam sürmek onlar için hoş bir şeydi. Ama kasım ayındaki o pazar gününde sabahın çok erken saatlerinde, olağan Holcomb gecelerinde duyulan seslere (çöl tilkilerinin tiz inleme sesleri, rüzgârda yuvarlanan yabani ot yığınlarının çıkardığı hışırtı ve tren düdüklerinin gittikçe uzaklaşıp zayıflayan çığlıkları) bazı yabancı sesler karıştı. Sonuç olarak altı insanın yaşamını noktalayan dört el ateş sesini, uykuya dalmış Holcomb sakinlerinden hiçbiri duymadı. Ancak kapılarını hemen hemen hiç kilitlemeyecek kadar birbirine güvenen kasabalılar, daha sonra bu sesleri hayal dünyalarında birçok kez duydular…”

“Hiç korunmamış hayatlar ile korunaklı hayatları çarpıştırıyor” yazar. İdam cezası üzerine düşünmek, kolektif suçlar karşısına tekil-bireysel cinayetleri yerleştirmek; tüm bunların karşısına suçun toplumsal nedenleri, dağılımı, mağduriyetleri üzerine odaklanmak… Hepsine alan açıyor roman. Kurgu olmayan insanların hayatlarına farklı açılardan bakmamızı sağlıyor. Okuyucunun gözlerinin içine bakarak içtenlikli bir biçimde katiller dâhil tüm karakterleri tanıtıyor. Dedektif gibi olayların peşinden neden sorusunu, suç nasıl oluşur sorusunu, suçlu psikolojisi nedir sorusunu, pırıl pırıl insanların vahşice bitirilen yaşam haklarını, öldürmenin hangi durumlarda meşru hangi durumlarda cezai olduğunu sorgulatırken sizi oradan oraya savuruyor, yumruk üstüne yumruk atıyor, sarsıyor Truman Capote.

Yaman yazarmış doğrusu. Hakikatli türünden.

Katillerden Perry’ye ayrı bir sempati besliyor belli ki çünkü yaşam öykülerinin benzediğini düşünmüş. Zorlu hayatlar onlarınki, şöyle demiş: “Sanki aynı evin içerisinde büyüdük, o evin arka kapısından çıktı, ben ise ön kapısından çıktım.”

Katillerin yakalanıp idam cezası almalarından sonra romanı bitirebilmek adına katillerle iletişimi sürdürebilmek için idamlarını erteletebilecek denli olaylara dahli söz konusu. Bu altı yıllık süre içinde bir oda dolusu belgeye, söyleşi notlarına, gazete kupürlerine, mektuplara, tutanaklara, polis dosyalarına ve idamından sonra ise kendine gönderilmek üzere Perry’nin bütün kişisel eşyalarına erişiyor.

Bitmiyor, 1967 yılında kitaptan uyarlanan bir film yapılıyor sonra ise iki film daha… Bu çok katmanlı, çok boyutlu, çok tartışmalı, son derece derinlikli romanı mutlaka okuyun. Farklı bir “Suç ve Ceza” gibi. İçinizde hem bir hüzün hem de onarılması zor bir yara açıp kışkırttığı sorularla derinlerinize yerleşecek eğer okursanız. Ben merakla romandan ve yazarın hayatından yola çıkarak yapılmış filmleri de izleyeceğim.

  • 1

    Truman Capote (2004), Soğukkanlılıkla, Sel Yayınları.

Yazarın Son Yazıları