Nasıl Sahip Çıkılır?

19/08/2009 Çarşamba
Nasıl Sahip Çıkılır?

Geçenlerde bir yerde denk geldik bir arkadaşımla. Duvarda Mustafa Kemal'in az bilinen ama pek sevimli bir fotoğrafı. Elinde rakı kadehi.

Espriyi patlattı arkadaşım: “Sahip çıkmayıp da ne yapalım.” Ben de tamamladım: “Galiba geriye tek bu resmini bırakacaklar o da meyhanelerde.”

Oysa Atatürk'ün hayatla kurduğu ilişkinin bütününde alkolün pek de sevimli bir yeri yok sanki. Gericilerin ucuz reddiyelerine malzeme armağan edişini boş verelim -bu olmasa başka bir yönünü bulurlardı- ama karşımızda intiharı çağrıştıracak ölçüde kendi bedenini hırpalayan bir pratik var. Özetle işin şakasını bir yana bırakmak ve “sahip çıkacaksak” başka bir şey bulmak durumundayız. Kaldı ki, Türkiye siyasal tarihinin en önemli figürünün meyhane duvarlarını süsleyen bir fotoğrafa indirgenmesinin günümüz gericiliğinin stratejisine uygun olduğu da bellidir.

İlk anahtar da önemli figür sözcüklerinde gizlidir. Mustafa Kemal Atatürk burjuva çağının tartışmasız en öne çıkan lideridir. Bu öne çıkışı hak da etmiştir. Tarihin çarkları toplumun hareket yasalarına uygun olarak, ama insan faktörünün kattığı enerjiyle döner. Bireyin rolü tarihi büsbütün farklılaştırmakta işe yaramaz, ancak mücadelelerinin sonucunda herşeyin belirlendiği sınıflar, bireyi yok eden madde kalabalıkları değil, kimi bireylerin eylemine öncülük rolü atfeden karmaşık sistematik yapılardır.

Atatürk o öncülerdendir. Taraftarlarının atfettiği ama herhangi bir varlığa nasip olmayacak bir nitelik olarak, yoktan var ettiği doğru değildir kuşkusuz. Ancak bir öncü olarak Türkiye burjuva devriminin içinden çıkartıldığında geriye kalanın aşırı ölçüde kuru olacağı da açıktır.

Burjuva devrimi mi? Hay Allah, şuna ilerleme, modernleşme veya reform hareketi falan desek...

Bu itiraz Türkiye burjuva devriminin devrimci içerik ve biçimlerle ilişkisindeki zafiyet nedeniyle hep ciddiye alınması gereken bir kayıt olarak kalacak. Elden ne gelir bizim tarihimizdeki burjuva devrimi de bu kadardır işte.

Mustafa Kemal de bu ileri hamleye, özel olarak eski rejime karşı radikal bir tasfiye boyutu eklemedi. Biçimsel boyutları daha ön planda olan, toplumsal yaşantıyı yeniden şekillendirdiği ölçüde de hafife alınmaması gereken “inkılaplar” veya reformlara odaklı bir pratik çıkarttı ortaya. Yine, aynı sürecin en kritik halkasını oluşturan ülkenin dış ilişkilerine anti-emperyalist bir radikalizm boyutunun damga vurmasını da sağlamadı. Burjuva sınıfının oluşumuna katkı anlamına gelen erken dönem cumhuriyet pratikleri, aynı İttihatçıların 1908 sonrası gibi bir halktan kopuş, adam zengin etme ve yozlaşma halini aldı. Katılım mekanizmalarının ise yine toplumsal örgütlülüklere kapalı, belirli güç odaklarına yönelik olarak ise danışma içerikli olarak kurgulandığı belli. Bunların bütünsel bir kurgunun parçaları olarak sistematik bir nitelik taşıdıkları ise çok kuşkuludur. Kemalist öncülük az ilkeli çok pratisyen bir karakter taşır.

Bütün bunlar doğrudur da, Atatürk'ü çıkarttığınız da, bizim devrimciliği pek tartışmalı burjuva devrimimizin kuruyacağı daha da doğrudur. Sarayın tepesine kadar çıkan burjuva reformculuğunun şatafatı mı, İttihatçı maceracılığı mı, büyük kısmı İttihatçı hiyerarşisinde gölgede kalmış eski kadrolar olan Milli Mücadeleci subayların dengeciliği mi, yoksa yerel düzeyde veya Ankara'da yağmalayacak servet bekleyen sivil burjuvaların birikim süreci mi... Hangisi renk çalabilir ki bu büyük ilerlemeye?

Dönüp dolaşıp iş “bize” gelmektedir.

Türkiye'de dönemin sol entelijansiyası ve komünist-bolşevik kadrolarının etkinliği, belirli sınırları aşamamıştır. Bu sınırlar düzen içi büyük siyasetteki etki düzeyiyle ancak kısmen ilgili görülebilir. Hatta sol bu açıdan şaşırtıcı ölçüde ileri çıkmış, Osmanlının gün görmüş ailelerinin çocuklarından kadro çıkarmış, bolşevizm kurtuluş mücadelesinin yürütücüsü elit arasında rüzgar olup esmiştir. Sınır halk hareketi boyutundadır. Üstelik sol bunu zorladıkça, kemalizm kaçmış ve siyaseti kökeninden gelen alışkanlıklara teslim ederek halk dinamiklerini dışlayan bir zeminde yapılandırmıştır. Burjuva devrim çağımızın solu, siyasette halkçı damarlar açamayacak kadar zayıf kalmış, ama egemenleri halktan kaçırtacak kadar güçlü çıkmıştır.

Mustafa Kemal'in Ortadoğu halklarının yaratısı rakıyla bedenini hırpalamaya yönelmesinde bu tablonun bir payı olup olmadığını tartışmanın yeri ise burası değil. Ancak öncünün, bir noktada öncülük ettiği tabloyu beğenmediği kesin gibi görünmektedir.

Bizim ise bu tarihsel figürün tasfiye edilmekte olduğu şu günlerde çıkışı geçmişte değil gelecekte aramak durumunda olduğumuzdur kesin olan. Burjuva ilericiliği zayıf kaynaklar üzerinde geçmişe çekilebilir ve Atatürk'ün sevimli fotoğraflarını baştacı edebilir. Bizim ilericiliğimiz, emekçi halkın ilericiliği burjuva tarihimiz konusunda en ufak bir yanılsamaya kapılamaz.

Türkiye'de sol, doruğunu kemalizmin oluşturduğu bir tarihsel ilerlemeye ayaklarını basar. İşçi sınıfı da oradadır, bilim ve aydınlanma da, halka ve insanlara kaderlerini ellerine alma olanağının doğması da... Burjuvazinin yaratıp kesintiye uğrattığı ilerleme veya devrim dalgası 19. yüzyıldan başlayarak sosyalist devrimle beraber sürdürülebildi. Bizde de, ne fazla ne eksik, durum budur. Kemalizmin durduğu yerde sahne sosyalizmindir. Kemalizmin burjuvazinin kendisi tarafından tasfiye edildiği yerde bu çok daha doğrudur. Başka herhangi bir yol arayışının zerre anlamı yoktur artık. Bu sadece solcular için değil, memleketin gidişatına şiddetle dertlenen herkes için ve bu arada durma noktasına değil ilerleme yasasına sahip çıkan kemalistler için de geçerlidir.

ÖNCEKİ YAZILARI

Bir koridor hikayesi 06/11/2019 Çarşamba
Hutbe istemez 30/10/2019 Çarşamba
Saatin alarmı 23/10/2019 Çarşamba
Suriye notları 16/10/2019 Çarşamba
Yönetememek ve hazırlanmak 02/10/2019 Çarşamba
Bulunduğumuz yol 25/09/2019 Çarşamba
Hatırlamak ve örgütlenmek 18/09/2019 Çarşamba
Unutulma hakkı 11/09/2019 Çarşamba
Suriye’de işin özeti 04/09/2019 Çarşamba
Hangi siyaset, nasıl siyaset? 28/08/2019 Çarşamba