Atilla Özsever
Yeni sendikal mücadelenin 4 unsuru
Yayın Tarihi: 02.09.2026 , 23:47 Güncelleme Tarihi: 03.09.2026 , 00:00
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Ülkemizde sendikal hareketin ciddi bir kriz içinde olduğu, daha doğrusu mevcut sendikal yapıların işçi sınıfının mücadelesinde yetersiz kaldığı görülüyor. Konfederal düzeydeki bu yapılarda sendikal bürokrasinin egemen olduğu, sınıf sendikacılığı anlayışının terk edildiği dikkati çekiyor.
Kuşkusuz bunun içsel ve dışsal olmak üzere birçok nedeni var. Öncelikle siyasal iktidarın yarattığı baskıcı ortam, en küçük bir hak arama eyleminin polis şiddetiyle bastırılmak istenmesi, güvencesiz bir çalışma düzeni, yasal anlamda emek karşıtı politikalar, sendikal örgütlenmenin zorluğu, grev hakkının neredeyse kullanılamayışı gibi faktörler, işçi hareketinin mücadelesini iyice zorlaştırıyor.
Keza bu faktörlere patronların acımasız sömürü koşullarını dikte etmesi, düşük ücretler, asgari ücretin ortalama ücret haline gelmesi, çalışanların işini kaybetme korkusu, yoğun işsizlik gibi nedenler de eklenebilir.
Bu arada üretim süreçlerindeki değişim, kitle üretiminden esnek çalışma modellerine geçiş, sadece mavi yakalıların değil doktorların, mühendislerin, avukatların, akademisyenlerin, özetle beyaz yakalı denilen kesimin de proleterleşmiş olması önemli ve yeni bir olgudur.
Ülkemiz açısından nüfusun yüzde 70’inden fazlasının ücretli çalışan hale gelmesi ancak örgütsüzlük ve bu kesimin mevcut sendikal yapılara olan güvensizliği de dikkate alınması gereken bir unsurdur.
1980 darbesinden AKP dönemine
Öte yandan işçi sınıfı tarihinde ister ülkemizde olsun, ister dünyada olsun güllük gülistanlık bir ortam hemen hemen hiç olmadı. Kapitalist sistemin tahakkümüne karşı hep bir mücadele gerekti.
Türkiye’de özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra emek hareketi güçsüzleştirildi, sendikalar da giderek sistemin uygun bir “aparatı” haline geldiler. İçinde yaşadığımız AKP döneminde de Türk-İş ve Hak-İş yönetimleri “yandaş, iktidarla uyumlu” bir süreç yaşarken DİSK de sınıf sendikacılığı anlayışından, 1980 öncesindeki mücadeleci çizgisinden giderek uzaklaşmaya başladı.
Bununla birlikte ülkemizde sınıf mücadelesi devam ettiği sürece, yerel düzeyde, parçalı, birbiriyle tam bir bağlantı kuramayan ancak daha militan, daha mücadeleci örnekler de söz konusudur.
Ne için mücadele?
Esas sorun; dinci, gerici, faşizan bir rejimin kurumsallaştırılması gündemde iken emek hareketi bütünsel anlamda ne yapmalıdır, bu süreçte nasıl bir mücadele ve örgütlenme anlayışı ile bu rejime karşı çıkılabilir?
Yine demokrasinin, insanca bir düzenin, cumhuriyetçi, bağımsız bir Türkiye’nin inşası nasıl mümkün olabilir, işçi sınıfı örgütlerinin buradaki görevi nedir gibi sorulara yanıt bulmak da gerekiyor.
Tarihsel örnekler
Yeni bir sendikal mücadelenin unsurlarını ortaya koymadan önce ülkemizdeki tarihsel örneklere kısaca değinmekte yarar var.
Kuşkusuz ilk akla gelen örnek; 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişidir. İşçi sınıfı burada ücret meselesi değil sendikal hak ve özgürlüklerini korumak için harekete geçmiştir. Sendikal örgütlenmeyi sınırlayan yasaya karşı DİSK’in başlattığı eyleme Türk-İş ve bağımsız sendika üyesi işçiler de katılmış, dönemin devrimci gençliği, aydınları aktif bir destek vermiştir.
Sonuç itibarıyla eylem yoluyla sendikal birlik sağlanmış, birleşik mücadele sınıfın gücünü artırmıştır. Keza direnişin örgütlenmesinde işyeri komiteleri ve öncü işçiler önemli görevler üstlenmiştir. Eylemin en önemli eksikliği ise, bu mücadelenin siyasal sonuçlar üretmesine öncülük edecek bir siyasal öznenin (bir sınıf partisinin) yokluğudur.
1989 Bahar Eylemleri de, 12 Eylül rejiminin yarattığı ve Özal (ANAP) iktidarının sürdüregeldiği yoksullaşmaya yönelik büyük bir tepkidir. Eylemlerin sonucunda yüzde 140 oranındaki toplu sözleşme zammı ile önemli haklar sağlanmıştır.
Arkasından yapılan 1991 Büyük Madenci Yürüyüşü de, geniş halk desteği ile dönemin iktidarını geriletmiş, önemli haklar elde edilmiştir. Sürecin sonunda ANAP iktidarını kaybetmiş, sendikal yapılarda da (Türk-İş’te) mücadeleci yönetimler iş başına gelmiştir.
Yine bu çerçevede 2010 yılındaki TEKEL direnişini sayabiliriz. Son dönemde de DİSK üyesi Birleşik Metal-İş Sendikası’nın grev yasaklarına karşı fiili grev yaparak haklar elde etmesi de, sınıf mücadelesinin önemli bir örneğiydi.
Günümüzdeki durum
Bugün için Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın Ankara’da yaptığı eylemler, özel okul öğretmenlerinin taban ücret mücadelesi, Migros’taki direniş, tekstil işkolundaki bağımsız sendika BİRTEK-SEN’in Antep ve diğer işyerlerindeki mücadelesi, ilk elde akla gelen sınıfsal eylemlerdir.
Ancak bu eylemler ve mücadele, o işyeri, işkolu ya da bölgeyle sınırlı kalıp bütünsel bir mücadeleye, emek hareketinin bütününü kapsayacak, ekonomik ve siyasal sonuçları olabilecek bir sürece evrilemiyor.
Yine günümüzde madencilerin direnişinde görüldüğü gibi yeni sendikal haklar için değil hak edilmiş ücretlerin ödenmemesi nedeniyle eylemlere başvurmak zorunda kalınıyor.
Yeni mücadelenin 4 unsuru
Özetle tüm bu olayları ve verileri ortaya koyduktan sonra yeni bir sendikal mücadelenin unsurlarını da şöyle ifade edebiliriz:
Öncelikle emek hareketinin bütünlüğünü sağlayacak, yerel düzeydeki deneyimlerden ders çıkartan ve işçi mücadelesine yön verebilecek merkezi bir odağa ihtiyaç vardır.
Bu merkezi odağın yapısı bürokratik bir kurumsallaşma değil daha ziyade esnek ve yatay ilişkilere uygun bir yapı olabilmelidir. Bu odakta, yerellerde mücadeleci sendikal anlayışı benimseyen ve pratikte de bu mücadelenin içinde olan unsurlar yer alabilir.
Örneğin merkezi odakta Gebze Sendikalar Birliği, Bağımsız Maden-İş, DGD-SEN, BİRTEK-SEN, Birleşik Metal-İş gibi meşru ve fiili mücadele içinde yer almış emek örgütlerinin temsilcileri bulunabilir.
Yerel sendikal birliklerin önemi
Bu merkezi odağın yerellerde işyeri komiteleri, sendika şubesi bağlamında da örgütlenmeleri olmalıdır. Ülkemiz tarihi açısından 31 Aralık 1961’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin Saraçhane Meydanı’nda düzenlediği ve 100 binden fazla insanın katıldığı miting önemli bir dönüm noktasıydı.
Saraçhane mitingi sonrasında 274 ve 275 sayılı sendikal yasaların çıkması sağlanmıştır. Burada İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin işlevi son derece önemlidir. Keza 1989 Bahar Eylemleri sonrasında kurulan ve 37 yıllık bir geçmişi bulunan Gebze Sendikalar Birliği de, bölgesinde Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK gibi emek örgütlerinin yerel şubelerinden ve emekli dernekleriyle TMMOB gibi meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşmaktadır.
Gerek merkezi, gerekse yerel düzeydeki örgütlenme modellerinin işçi, kamu çalışanı, emekli, mühendis, mimar, hekim, işsiz, beyaz yakalı gibi birçok kesimden insanı bünyesinde bulundurmasında yarar vardır.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi işyeri komitelerinin 15-16 Haziran 1970 direnişinde ve 89 Bahar Eylemleri’ndeki rolü büyüktür. Öncü işçiler ve işyeri komiteleri, bu tür örgütlenme modellerinin temelini oluşturmalıdır.
Program ve siyasal hedef
İşçi sınıfının birlikteliği, işyerlerinden başlayarak fiilî ve meşru mücadelelerin birleştirilmesi ve bu sürecin de ortak bir sınıf programının yaratılmasıyla mümkün olabilir. Ortak sınıf programı, somut sorunlar üzerinden fazla uzun olmayan bir çerçevede olmalıdır.
Örneğin böyle bir programda, insanca bir asgari ücret, vergi adaleti, emekliye yeterli maaş, sendikal örgütlenmede barajların kalkması, grev yasaklarına son gibi maddeler yer alabilir.
İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi yeterli değildir, ekonomik mücadeleyle siyasal mücadelenin birleştirilmesi ve sonuçta düzen değişikliğini öngören bir siyasal hedefin bulunması da son derece önemlidir. Sınıfın sendikal mücadelesinin ancak bu süreçleri yaşayabilmesiyle emek hareketi toplumdaki öncülük görevini yerine getirmiş olur…
Şükran Soner’e veda
Değerli gazeteci, bizim alanın, emek dünyasının duayenlerinden Şükran Soner’i 1 Eylül 2026 sabahı kaybettik. Çok üzüldüm. Kendisi ile birçok işçi olayında, sendika kongresinde birlikteydik.
Şükran Soner, benim “Türkiye’de Basın Çalışanlarının Sorunları ve Sendikanın Rolü” başlıklı doktora tezime de katkı yapmış bir kişidir. Holding sahibi medya patronlarının kimi gazetecilerle ilişkisini, bu tür gazetecilerin patronların ticari çıkarlarını nasıl koruduğunu somut örnekler üzerinden anlatmıştı.
Soner, sadece emek haberciliği yapan bir gazeteci değil aynı zamanda basın çalışanlarının örgütlerinde yönetici olarak bulunmuş, TGS’nin (Türkiye Gazeteciler Sendikası) genel başkanlığını yapmış, TGC’nin de (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti) Onur Kurulu üyesi görevini ifa etmişti.
Şükran Soner’in kitapları, araştırmaları, bu alandaki gazetecilere, akademisyenlere, çalışanlara da önemli bir kaynak olacaktır. Anısına saygıyla…