Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Atilla Özsever

Atilla Özsever

6/7’siyle hüzünlü eylül

Yazar Osman Balcıgil, “En Hüzünlü Eylül” isimli romanında 6/7 Eylül 1955’teki olayları anlatıyor. Romanda bir Türk kızı ile bir Rum gencinin aşkı üzerinden yaşanan olaylar, gayrimüslimlerin can ve mallarına yönelik saldırı, Menderes iktidarının olayları nasıl kışkırttığı söz konusu ediliyor. Ben de 7 yaşında Balat’ta yaşarken bu olayların hayal, meyal tanığıydım…

Yayın Tarihi: 05.09.2026 , 22:06 Güncelleme Tarihi: 06.09.2026 , 00:00

Bugün 6 Eylül 2026. Bundan tam 71 yıl önce, yani 6/7 Eylül 1955’te İstanbul’da Rumlar ağırlıklı olmak üzere gayrimüslim vatandaşların can ve mallarına yönelik saldırıların yaşandığı olaylar meydana gelmişti. Bu yaşananlar, tarihimize “6/7 Eylül Olayları” olarak geçti.

Yazar Osman Balcıgil, bu olayları “En Hüzünlü Eylül” (Destek Yayınları, 2020, 15. Baskı) romanında akıcı bir üslupla anlatıyor. Bir Türk kızı ile bir Rum gencinin aşkı çerçevesinde yaşanan olaylar, tarihi gerçekliğe bağlı kalarak ortaya konmaya çalışılıyor.

Osman Balcıgil’in Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım'ı anlatan “Ela Gözlü Pars Celile”, Sabahattin Ali’yi anlatan “Yeşil Mürekkep”, Suat Derviş’i anlatan “İpek Sabahlık”, 12 Mart 1971 dönemini anlatan “Avuçlarımda Hala Sıcaklığın Var” gibi çok okunan romanları da söz konusudur.

Yazar Balcıgil, bu kitaplarında okuru da olayları yaşıyormuş gibi hissettiren bir üsluba sahip, romanlarının kurgusunu da o heyecanla dantel gibi işliyor, diyebiliriz.

6/7 Eylül’le ilgili romanı, hem tarihsel güncellik yönünden sizlere aktarmak istedim, hem de bu olayları Balat gibi Rumların ağırlıklı olduğu bir semtte yaşayan 7 yaşındaki bir çocuk gözüyle hatırlayabildiğim kadar yansıtmayı uygun buldum…

Suzan-Yorgo aşkı

1950’li yılların başında İstanbul’da Türkler ve Rumlar, diğer gayrimüslimler (Ermeniler, Yahudiler) komşuluk ve dostluk ilişkileri içinde ortak bir kültürle yaşamaktadırlar. O yıllarda yapılan bir nüfus sayımında İstanbul’da 110 bin Rum’un yaşadığı, şehrin toplam nüfusunun da 1,5 milyon olduğu hesaplandığında yaklaşık her 14 kişiden birinin Rum olduğu görülüyor.

Rumların ağırlıklı yaşadığı Büyükada’da da bir Türk ailesinin kızı Suzan ile Rum ailenin oğlu Yorgo, çocukluklarından itibaren birbirini tanımakta ve aşki anlamda bir yakınlık duymaktadırlar.

Birbirine komşu olan Suzan’ın babası Sezai Bey ile Yorgo’nun babası Hristo da yakın arkadaş, adeta kardeş gibilerdir. Roman, bu kardeşlik ilişkilerini gündelik olaylar bazında da okura hissettirmektedir. Büyükada’da Hristiyan, Musevi, Müslüman diye bir ayrımın yapılmadığı, bayramların hep birlikte kutlandığı da belirtiliyor.

Suzan ve Yorgo’nun aşkı, üniversitede de devam etmektedir. Yorgo’nun kız kardeşi Lena da lisede okumakta ve üniversiteyi tıp öğrenimini görmek üzere Paris’i düşlemektedir. Yorgo, papaz okulunda okumakla birlikte üniversite tahsili sonucunda akademisyen olmak istemektedir.

Suzan, romanda Yorgo’yu anlatırken hep “canımın içi” tabirini kullanmaktadır. Birlikte tiyatro ve sinemaya giderler. Yazar Osman Balcıgil, o dönemin önemli tiyatro insanı Muhsin Ertuğrul’un Suzan ile Yorgo’nun gittiği tiyatro oyunlarından söz eder. Muhsin Ertuğrul’un İspanya İç Savaşı’nda faşistler tarafından katledilen ünlü yazarı Garcia Lorca’nın “Kanlı Düğün” yapıtını da sahnelediğini anlatır.  

Kıbrıs meselesi

Balcıgil, 1950 seçimleri sonrasında iktidara gelen Demokrat Parti’nin (DP) 1955’e doğru ekonomik krizin de etkisiyle milliyetçi söylemlere başvurduğunu, toplumdaki huzursuzluğu Kıbrıs meselesi üzerinden başka yönlere çekmek istediğini hatırlatır.

Romanda, Yunanlıların “Megali İdea”sıyla Kıbrıs’ı ele geçirmek istedikleri, adada İngilizlerin varlığının yanı sıra Türkler ve Rumların birlikte yaşamasına rağmen kışkırtıcı girişimler sonucu iki halkta düşmanca duyguların yeşermesine yol açıldığı anlatılır.

Bu arada Adnan Menderes’in başbakanlığını yaptığı DP Hükümeti de, “Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti” adlı bir örgütün kurulmasına olanak sağlamıştır. Romanda bu cemiyetin çalışmaları detaylı olarak ifade edilir.

Romanın kahramanı Suzan da, İstanbul Valiliği’nde Vali Fahrettin Kerim Gökay’ın yakın çalışma danışmanı olarak göreve başlamıştı, Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin çalışmalarına da yakından tanıklık ediyordu.

Bu cemiyetin ülke çapında miting düzenlemesi, gençlerin Kıbrıs’a savaşmak için gitmesi yönünde dilekçe vermesinin de DP’nin milliyetçi duyguları nasıl körüklediği ortaya konuyor.

Keza İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin de Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin yanında olduğu, işçilerin bir günlük ücretlerini bu cemiyete bağışlayacakları da haber olarak veriliyordu.  

Kışkırtıcı yayınlar

Balcıgil’in romanında gazetelerin Kıbrıs meselesinde nasıl kışkırtıcı yayın yaptığı da günlük gazetelerin manşetleri üzerinden anlatılıyor. İşte örnekler:

Hürriyet (15 Temmuz 1955): Rum papazların gizli faaliyeti artıyor.
Yeni Sabah (24 Temmuz 1955): Bizi kahretmeye yeminli papazlar, Heybeliada’da okudular.
Vatan (4 Ağustos 1955): Helen ve Bizans emperyalizminin hortlaması…

Öte yandan üniversitelerde örgütlenmeye çalışan MTTB’nin (Milli Türk Talebe Birliği) yaptığı toplantılarda “Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacaktır” şeklindeki pankartlar ve sloganlar da dikkati çekiyordu.

Özetle 6/7 Eylül Olayları öncesinde ülkede milliyetçi bir havanın esmesinde Menderes Hükümeti’nin büyük bir gayret sarf ettiği görülüyordu. Romanda, muhalefetteki CHP’nin de Kıbrıs meselesinde DP’yi desteklemesi de eleştiri konusu yapılıyordu.

Atatürk’ün evinin bombalanması

Suzan, valilikteki çalışması sırasında bu tür gelişmeleri büyük bir tedirginlikle izliyor, aldığı istihbaratlarda Rumların evlerinin tespit edilmeye çalışıldığı, balta, kürek, kazma, balyoz gibi kesici, vurucu malzemelerin hazırlandığını büyük bir endişe ile öğreniyordu.

Nihayet 6/7 Eylül Olayları’nın fitilini ateşleyen haber gelmişti: Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalanmıştı. Aslında bu eylemin daha sonra MAH (Milli Emniyet Hizmetleri) teşkilatı adına yapıldığı ortaya çıkacaktı. MAH, MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) öncesi kuruluşun adıydı.

İstanbul Ekspres gazetesinin bu haberi üzerine kentte hareketlenmeler başladı. Yazar Balcıgil, roman kahramanı Suzan’ın çalıştığı İstanbul Valiliği’nde bu olayların gelişmesini, Başbakan Adnan Menderes ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kentte bulunuşunu heyecanlı bir şekilde dile getiriyor.

Valilikte bulunan Suzan’a haberler arka arkaya geliyordu: Rum, Ermeni ve Yahudilerin evlerine saldırılar başlamıştı, hatta Rum mezarlıkları tahrip ediliyordu, Heybeliada’daki Ruhban Okulu da ağır hasar görmüştü.

Olaylar sırasında valilikte bulunan İçişleri Bakanı Namık Gedik de, emniyet teşkilatı mensuplarına “Bu bir halk ayaklanmasıdır, müdahale etmeyiniz” talimatını veriyordu.      

Sevgilinin ölümü

Suzan bir taraftan ailesi, sevgilisi Yorgo ve yakınları konusunda bilgi almaya çalışıyordu. Aldığı bilgiler çok kötüydü. Yorgo, saldırganlar tarafından feci şekilde öldürülmüş, kız kardeşi Lena’ya ise tecavüz edilmiş, anneleri Kalyopi Hanım da pencereden düşer düşmez hayatını kaybetmişti.

Yaşanan bu vahşet, her şeyi kaybeden Suzan’da onarılmaz yaralar açmıştı. Suzan için artık büyük bir yas ve kapanma dönemi yaşanmaya başlamıştı…

İşin ilginç diğer bir yanı da, bu saldırganlar tutuklanacağı yerde yine komünistler, solcular olayları kışkırttı diye DP hükümetinin savcıları tarafından gözaltına alınıyordu. Gözaltına alınanlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Hasan İzzettin Dinamo, Nihat Sargın gibi tanınmış aydınlar vardı.

Yazarın ifadesiyle DP Hükümeti’nin Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti eliyle gazeteleri arkasına alarak gerçekleştirdiği bu pogrom (dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle belirli bir gruba karşı düzenlenen organize şiddet, imha ve kıyım hareketi), ülkemizde birçok örneği görülmüş ve görüleceği gibi saygın aydınların üzerine yıkılmaya çalışılıyordu…
 
Suzan’ın anlatımıyla Büyükada da, “işgal ordusunun içinden geçtiği bir kasaba görünümündeydi”.

Balat’taki durum

Biz ailece Fatih’in Balat semtinde yaşıyorduk. Rum, Ermeni, Yahudi komşularımız vardı. Komşularımızla hiçbir etnik sorunumuz olmadı, kardeşçe geçiniyorduk, hangi etnik kökene sahip olduklarının bile farkında değildik. Rum komşularımızın çocukları ve yaşıtlarımız Vaso, Rosa ve Mary ile yakın arkadaştık.

6-7 Eylül olaylarının olduğunda yedi yaşındaydım. Rum ve diğer gayrimüslim komşularımız çok ürkmüştü, korkmuştu. Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı şeklindeki bir haber üzerine bir grup çapulcu, Rumların bulunduğu semtlere, evlerine saldırıya geçmişti. Saldırganlar tahribat yaparken “Kıbrıs Türk’tür, Türk Kalacaktır” şeklinde slogan atıyorlardı.

Balat’ta da bazı Rum komşularımızın evlerine girip eşyalarını sokaklara saçmışlardı. Benden bir yaş küçük kardeşim Olcay’ın da tanık olduğu gibi bir Rum komşumuzun buzdolabı pencereden aşağıya sokağa atılmış, eşyaları yağmalanmış, küçük bir sandıktaki muhtemelen Yunan paraları da kapışılmıştı.

Anneannem Kamile Hanım, annem Münevver ve teyzem Muammer, Rum komşuları koruyup evlerimizde saklamışlardı, yemek vermişlerdi. Birçok Rum komşumuz evlerine zarar gelmesin diye beyaz bayrak asmıştı. Bu üzücü olaylardan bir süre sonra da bu komşularımız İstanbul’u ve ülkemizi terk ettiler…

Yıkımın bilançosu

Yazar Osman Balcıgil, romanın sonunda yıkımın bilançosunu da şöyle açıklıyor:

Türkiye’de yayınlanan gazetelere göre, 6/7 Eylül’de 11 Rum vatandaş öldürüldü, Yunan kaynaklarına göre ise hayatını kaybedenlerin sayısı 15. Resmi rakamlar yaralı sayısının 30 olduğunu belirtirken başka ülkelerin istatistiklerine göre bu rakam 300’ü aşıyor.

Tecavüze uğrayan kadın sayısının da 400 civarında olduğu, olaylarda tahrip edilen evlerin sayısının 4 bin 214 olduğu belirtiliyor, 1004 işyeri yağmalanmış, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır ve 26 okul da kısmen ya da tamamen tahrip edilmiş, yakılmış.

Balcıgil son söz olarak, 6/7 Eylül Olayları ile tam anlamıyla hesaplaşılmadığı için 1978 yılında Maraş’ta 120, 1980’de Çorum’da 57 Alevi yurttaşın ölümüyle sonuçlanan mezhep temelli saldırıların vuku bulduğunu, 1993 yılında da Sivas Madımak’ta 33 alevi aydının yakıldığını hatırlatıyor.      

Umarım bu olaylardan ders alınıp özgür, demokratik, kardeşçe yaşanılan bir ülke haline geliriz, bunun için çaba gösteririz…
 

Yazarın Son Yazıları