Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Ali Rıza Aydın

Ali Rıza Aydın

Öylesine bir hukuk

Sömürü kurumlarıyla, araçları ve ilişkileriyle çalışır. Bir yandan çürütür diğer yandan çürüttüklerini ve çürütemediklerini yanında tutacak, kendileriyle uzlaştıracak, adına demokratik hukuk devleti dediği düzenekleri kurar; bozar yeniden kurar. Tilkinin kümese müdür olması sözcükleriyle anlatılmak istenen budur.

Yayın Tarihi: 11.02.2026 , 23:52 Güncelleme Tarihi: 12.02.2026 , 10:48

Yürütme yetkisi ve görevinin tek başına cumhurbaşkanı tarafından yerine getirilmesine ilişkin 2017 Anayasa değişikliği ve bu değişikliğin uygulamaya geçtiği 2018 genel seçimleriyle Cumhuriyetin -gelgitli olsa da- doksan beş yıllık ana iskeletine yabancı bir ekleme yapılmış gibi oldu. Adı bile konulamayan bu eklemenin, yolda yüründükçe istek ve gereksinmelere göre biçimlendirilmeye kalkışılması, bunlardan bir bölümünün Anayasa Mahkemesinden dönmesi, devletin bütünüyle yürütme etkisine girmesi vb durumlar analiz ediliyor, daha da edilecek.

Eklemeli başkanlı rejimin, eklendiği Anayasa ve Cumhuriyet içinde “asıl” konumuna gelip anayasal hükümleri, organları ve Cumhuriyet ilkelerini ikincil konuma ittiği tartışmasız ve düzen içinde de kanıksatıldı. Yeni anayasa önerilerinde başkanlı rejimin aksayan yönlerinin düzeltilmesi olarak dile getirilen durum bu kanıksatılmanın yansımasından başka bir şey olmayacak.

Ekleme işinin sırıttığı birçok alan ve organ var. Hepsine girmeyeceğiz.  “Bakan” adı verilen makam sahibinin Cumhuriyetin tarihsel durumundan farklı olarak “cumhurbaşkanı tarafından atanan kamu görevlisi” olduğuna vurgu yaparak güncel iki bakan, içişleri ve adalet bakanları atamasından hareketle, iki örnekle yetineceğiz.

İçişleri Bakanlığı ve yerel yönetimler konusu bu örneklerden biri. Anayasaya göre, yerel yönetimlerin seçilmiş organlarının, organlık sıfatını kazanmalarına ilişkin itirazların çözümü ve kaybetmeleri konusundaki denetim yargı yoluyla yapılır. Ancak, görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan yerel yönetim organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı (İB), geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir. Bu hüküm, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayet yetkisinin de aynı bakanlık üzerinden yürütülmesiyle uygulandı, ta ki başkanlı rejimle birlikte yerel yönetimler Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığına (ÇŞİB) bağlanana kadar. Anayasa’da İçişleri Bakanlığı dururken 1 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle ÇŞİB devreye sokuldu. Güncel olan kayyım atama konusundaysa İB devrede. Özetle, rant politika ve uygulamaları ile yönetim politika ve uygulamaları iki ayrı bakanlıkta. Ancak ipler Cumhurbaşkanlığında…

Diğer örnek yeni adıyla Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK). Yargı üzerindeki anayasal yönetim ve denetim organı olan bu Kurul’la 2010 ve 2017’de epeyce oynandı. Bu oynamalarda değiştirilmeyen hüküm Adalet Bakanının Kurul Başkanı, Adalet Bakanlığı Müsteşarının da Kurulun doğal üyesi olması. Kurulun yönetimi ve temsili Adalet Bakanına ait. Özetle “mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı” esaslarına göre kurulup görev yapan Kurul’da yönetim Cumhurbaşkanına bağlı iki kamu görevlisinin elinde. Buradaki başka bir garabet de başkanlı rejime geçişle birlikte bakanlıklardaki müsteşar kadrosunun kaldırılması. HSK için Anayasa Mahkemesi (AYM) uyarısına karşı bulunan yol ise başka bir garabet. Merak eden HSK Kanununa ve Adalet Bakanlığı kadrolarına baksın. Müsteşar kim? 

Hukuksuzluk tanımlaması yanında hukuklu hukuksuzluk tanımlamasını kullanırken bunları ve daha nice örneği anlatıyoruz.

Hukuklu hukuksuzluğun olduğu yerde “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” sözcüklerinin boşa düşmesi, aynı anayasaya ve hukuka göre karar vermesi gereken yargıyı da bağımlı duruma getiriyor. İki sözün birinde “bağımsız yargı” denmesi de buraya oturuyor. Ki yargı dediğimiz organ da bütünsel olarak düzenin anayasası ve hukukuyla biçimleniyor, biçimlenen yapı istek ve gereksinmeye göre yine anayasa ve hukukla değiştiriliyor.  

Hukukun sınıfsallığından, egemen sermaye sınıfının kendi hukukunu oluşturmasından söz ederken, ekonomi politiği sömürü olan düzende anayasanın ve hukukun ekonomi politiğinin de sömürü olduğunu söylerken uzlaşmaz çelişkiyi anlatıyoruz.

AYM ya da İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin kararlarını işine gelmediğinde tanımayan, Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararını Yargıtay ile AYM’yi eşit derecede diye yorumlayarak uygulamayan, Cumhuriyet Başsavcısı iken siyasi davaların yolunu açan, yargıyı yürütmenin güdümüne sokan, Anayasa ve hukuku çifte standart uygulayan ya da ihlal eden  örneklerin yaygınlaştığı yerde ne hukuk kalır ne de yargı.

İki bakan atamasının gösterdiği tablo AKP’nin kapitalist/emperyalist ve gerici politikalarındaki kararlılığın işaretidir, düzenin hukukuyla anlatılamaz.

Hakkındaki şikayetin yapıldığı kurumun (HSK’nin) başına şikayet edilen başsavcının getirilmesi düzenin hukukuyla anlatılamaz.  

Sömürü kurumlarıyla, araçları ve ilişkileriyle çalışır. Bir yandan çürütür diğer yandan çürüttüklerini ve çürütemediklerini yanında tutacak, kendileriyle uzlaştıracak, adına demokratik hukuk devleti dediği düzenekleri kurar; bozar yeniden kurar. Tilkinin kümese müdür olması sözcükleriyle anlatılmak istenen budur.

Girişte söz ettiğimiz devletin bütünüyle siyasal iktidarın güdümüne girmesindeki analiz ise devletle ve hukukla sınırlı tutulamaz. Devlet ve hukuk sermaye sınıfının gericilikle de ortak olan araçlarından yalnızca ikisidir.  

Emekçilerin sınıfsal savaşımına sırt dönerek, sınıfsal savaşımı reddederek sömürü düzeninin devleti ve hukuku aracılığıyla sömürenlerle baş edilebileceğinin yanılsamadan başka bir şey olmadığı tarihsel olarak gözümüzün önünde duruyor.

Ali Rıza Aydın 'ın Son Yazıları