Ali Rıza Aydın
Hak ve özgürlük: NATO’nun mu halkın mı?
Yayın Tarihi: 24.06.2026 , 23:31 Güncelleme Tarihi: 25.06.2026 , 00:01
Bir yanda NATO Zirvesi, diğer yanda ANKARA’da on üç gün boyunca yasaklı yaşam…
NATO… Militarist, politik, ideolojik, ekonomik uluslararası örgüt. Emperyalizmin ve kapitalizmin istek ve gereksinmelerini karşılayan, üye ülkelere ve sermaye sınıfına karşı her şeyi tehdit olarak gören, ulusal ve uluslararası hukukla sınırlı kalmayan, emperyalist haydutluğun baş uygulayıcısı, her türlü güvenlik adı altında saldırgan ve kıyımcı, işgalci, tüm alanlarda aktif devasa bir organize işler topluluğu.
ANKARA… Emperyalizme, saltanata ve hilafete karşı kurtuluş savaşının merkezi, Cumhuriyet’in başkenti.
Sömürücülerin hak ve özgürlüğü için Başkent Ankara’nın ve milyonlarca insanın (yalnızca Ankara’da nüfusa kayıtlı oturanların değil Başkent olmanın özelliği gereği Ankara’ya seyahat hakkını kullananların) hak ve özgürlüğü yasaklanıyor.
Bu tür yasaklı zirvenin bir başka adı işgaldir: Başkent’in geçici işgali.
“Birinci Büyük Savaş’ın ardından saltanat yenildiği için esir edilen İstanbul. Haliç’e demirleyen gemiler, şehrin tüm köşelerini tutan yabancı askerler, mülki idareyi eline alan ‘düvel’i muazzama’dan amiraller, generaller. İliklere kadar hissedilen işgal.” (Kaya Tokmakçıoğlu, Mütareke İstanbulu’ndan Manzaralar, Yazılama Yayınevi, 2024).
Sevgili Kaya’nın “tüm çelişkileriyle döneme damgasını vuran işgal, menfaat ve irade”yi resmettiği Mütareke İstanbulu’nu, 1919 Mayısıyla başlayan ilk adımı, Trakya ve Anadolu’nun dört bir yanında filizlenen kongre, meclis ve cemiyetleri, Sevr Antlaşmasını, emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşını, kuruluşu, Cumhuriyet devrimlerini, Cumhuriyetten günümüze gericiliği, 1940’ların ikinci yarısından başlayarak emperyalist örgütlerle işbirliğini, 1952 NATO üyeliğini, sermayenin karşı saldırısını ve emekçiler üzerindeki sınırsız baskısını, ekonomik ve siyasal bağımlılığı, liberalizmi, 12 Eylül 1980’i, AKP’li yılları ve Yeni Osmanlıcılığın yükselişini anlatmadan ve anlamadan 2026 NATO Zirvesi'nin ve Başkent Ankara’daki yasaklı yaşamın anlamı eksik kalır.
Tam anlamıyla sömürücü düzenin sömürülenler üzerindeki egemenliğini, sermaye sınıfıyla işçi sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gösteriyor yaşadıklarımız.
Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen (suç işlemesinin önlenmesi, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi) sınırlama sebeplerinin yasada yinelenmesi bile yasayla sınırlama anlamına gelmezken önlem adı altındaki soyut gerekçelere dayalı valilik yasaklarının yasalara ve Anayasaya aykırılığı açık. Bu konuda Türkiye Komünist Partisinin 5 Temmuz NATO karşıtı Tandoğan mitingini de konu ederek açtığı dava gibi hukuksal hak arama yolları kullanılıyor. Hukuk devletiysek bunlar ortada duruyor. Ama hukuktan çok hukuksuzluğun konuşulduğu ve yaşandığı da açık. Yasaklı zirveyi bunlarla birlikte bir de ve asıl olarak sömürücü egemenlik ve çelişkiyle okumak gerekiyor. Zirve ve yasaklar birbirinden ve düzenden soyutlanamıyor.
Halkı kamu düzeni ve güvenliği gerekçesiyle sermaye sınıfının egemenliğine, NATO ve işbirlikçiliği düzenine sıkıştırmanın kabul edilemez olduğunu cümle alem biliyor. Sömürücüler “her şey” bizim derken, burjuvazinin hak ve özgürlük, demokrasi ve eşitlik yanılsamalarına kananlar, burjuva hukukunun üstünlüğünü kayıtsız koşulsuz sayanlar ise düzene bilerek ya da bilmeyerek payanda oluyor. Bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükler sömürücülerin çıkarı için kötüye kullanılabiliyor, sınırlandırılabiliyor, yok edilebiliyor. Cumhuriyet’in tüm ilkeleri tepetaklak edilmiş durumda.
Sermaye sınıfının istek ve gereksinmelerinin halkın yararınaymış gibi gösterilmesi burjuvazinin etkin yollarından. Halktan kamusal harcamalar için toplanan vergilerin, güvenlik için istenen hak ve özgürlük yoksunluklarının, hukuk ve adalet adına yapıldığı söylenen reformların, ağızlardan düşürülmeyen demokrasinin kamu düzeni, güvenliği ve yararı amaçlı olmadığının en açık delili sömürücü düzenin keskinleşerek sürmesi.
Zirve günleri, liberallerin çok sevdiği bireysel hak ve özgürlüğün, yasal/biçimsel eşitliğin dahi garanti olmadığını gösteriyor. Onların sorunu diye kestirip atılamayacak bir durum söz konusu.
Sömürü zincirlerini kolye sanarak takanları gerçekleri görmeye çağırmak, NATO’ya karşı çıkmayıp zirve yasaklarından yakınanlara NATO ve emperyalizmin sömürü gerçeğini anlatmak temel görevler arasında.
NATO Zirvesi ve Ankara’nın kapısına vurulan kilit sınıfsal, karşı devrim araçları… “NATO olsun, zirvesini de yapsın ama yasaklar olmasın” demek sömürücü düzenin sürmesini istemektir. NATO ve yasaklar özdeştir, siyasal ve ideolojiktir; karşı çıkış da özdeştir, siyasal ve ideolojiktir, suç sayılamaz.
NATO’sundan IMF’sine, ABD’sinden AB’sine, AKP’sinden düzen içi siyasi partilerine, gericisinden laik gözükenine, hukukundan devletine… Ekonomi politiği sömürü olan düzen sorgulanmaz, vazgeçilmez ve seçeneksiz değildir, yaşamın bir parçası gibi kayıtsız koşulsuz kabullenilemez.
Sınıfsallığı, işçi sınıfının örgütlü savaşımını, devrimi unutmanın/unutturmanın ortaya çıkardığı dağınıklık bir yandan çürütüyor diğer yandan uzlaşmacılığı, suskunlaşmayı, hareketsizleşmeyi yaygınlaştırıyor ki bu da düzen içini, sömürücüleri ve siyasal iktidarlarını, emperyalistleri, liberalleri besliyor.
Halkın olanın sömürücülere verilmesi ve işgal bir an önce durdurulmalı.
Sömürücü egemenlerin karşısına onlardan eşitlik, özgürlük, hukuk ve adalet bekleyerek değil sınıfsız, sömürüsüz ve bağımsız toplum hedefli sosyalist devrim savaşımıyla çıkılır. Yaşasın yaşam, bağımsızlık, sosyalizm!