Yavru Fil...

01/12/2010 Çarşamba
Yavru Fil...

Üniversite oldum bittim tutucu bir yer olmuştur. Öğrencilerden bahsetmiyorum, üniversite hocalarını kastediyorum. Son 4-5 yılda ulaştığı noktayı ve sığlığı ise anlamakta zorlanıyorum.

Üniversite hocalarının büyük çoğunluğunun, iktidarın statükosunun yeniden üretilmesine hizmet ettiğini zaten biliyoruz. Ama yine de azınlık diye gördüğümüz bir çevre özgür düşünceye ve devrimci ideallere inanmaktadır, diye biliyorduk. Ya da yine sanıyorduk ki, devrimci ideallere inanmasalar bile statükodan uzak durmaya, eleştirel olmaya, iktidarın kirli projelerinden uzak durmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki bu bahsettiğimiz hoca tipini artık mumla arasak bulamaz olduk.

Artık elektronik posta listelerinde hükümet sözcüsü tutumuyla mesaj atan, hükümetle eş zamanlı olarak, mesela, türban meselesine dikkat çeken, türban konusunda “üniversite hocalarının kendi öğrencilerine yapılan zulme sessiz kalmasını istemediğini” beyan eden arkadaşlarımız türedi. Normalde böyle bir şeye çok şaşırmaman gerekiyor. Ancak bu dönüşümü kavramakta güçlük çektiğim için şaşırıyorum. Çünkü uzak değil sadece 5 yıl önce bu arkadaşlarımız sol partiler üzerine tezler yazıyor, solculuk jargonunda mangalda kül bırakmıyordu. Şimdi AKP iktidarı ne söylerse eş zamanlı olarak aynı şeyleri üniversite içerisinde ve AKP jargonuyla tartışmaya açıyorlar. İktidarın iktidarı üniversitede yeniden tesis ediliyor. Sol gösterilip sağ vurularak. İroni ile! Bir şeyin tam tersini göstererek dalga geçiliyor! Özgürlüğü ve özgürlük arayışını anlamsızlaştıracak evlere şenlik icatlar üretiliyor.

Bir siyaset bilim doktorunun özgürlüğün ve zulmün ölçütü olarak türbanı almasını anlayamıyorum. Özgürlük ideali bu kadar sığ olan bir insan ne siyaset bilimcisi olabilir ne de özgürlük konusunda konuşabilir. Üstelik türban meselesini yaratanın da, çözüm yollarını kapayanın da AKP iktidarı olduğunu görmeyecek kadar Türkiye siyasetinden bihaber siyaset bilimciler türedi memleketimizde. Elbette özgürlüğü üniversiteye girer girmez alel acele torpilli olarak gönderildiği Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir doktora programından öğrendiyse söyleyecek bir şeyimiz yok!

Üniversite, bu hale kademe kademe getirildi. Bir zamanlar bir hocam bize derste bir yavru fil hikâyesi anlatmıştı. “Yavru fili henüz küçücükken ayağından bir zincirle bir demir çubuğa bağlarlar. Zavallıcık çeker çeker kurtulamaz. Sonra kocaman fil olur. En ufak bir hareketiyle o zinciri ve demiri darmadağın edecektir. Ama aklına bile gelmez. Ömrü billâh o demire ve zincire bağlı yaşar”. Üniversite ve üniversite hocasının hikâyesi de böyledir. Elbette bu hikâye torpilli ve üniversiteye zaten milletvekili olmak için girmiş ya da sokulmuş arkadaşların hikâyesi değildir. Ya da üniversiteye asistan olarak girişinin ikinci-üçüncü ayında ileride dekan, dekan yardımcısı vs. olacağı bilinen ve dillendirilen kişilerin hikâyesi hiç değildir. Üniversiteye torpilsiz ve güvencesiz olarak giren ama bir biçimde üniversitedeki konumunu güvenceli hale getirmeye çalışan küçük, minnacık fillerin hikâyesidir.

Bahsettiğim kişiler henüz gencecik bir asistanken güvencesiz iş koşullarına mahkûm edilir. Her yıl sözleşmeleri yenilenir. Okulda asistan olarak kalmaları hocalarının iki dudağının arasındadır. Dekanın odasına korkarak girerler. Dekan veya dekan yardımcısı hiç çekinmeden bu kişileri fırçalar. Mutlak itaat beklenir. Saygılı olmayı öğrenmeleri istenir. Aslında birlikte çalıştıkları hocaları akademik olarak belki de kat be kat geçmişlerdir. En kötüsü de budur! Çünkü böyle bir durumda genç insanlara hadleri daha sık ve sert biçimde bildirilir. Tez jürilerinden çakarlar. Tezlerinde abuk subuk düzeltmeler yapmaları beklenir. El emeği göz nuru tezleri kuşa, anlamsız şizofrenik metinlere çevrilir. Hiçbir şeyi beceremediklerine, hocaları sayesinde derece aldıklarına inanmaları beklenir. Bu o kadar çok söylenir ki, genç insanlar bir süre sonra kendilerinden kuşku duymaya başlarlar. Beklenen mutlak itaattir. İtaat ederler. Bir süre sonra itaat güce tapmaya dönüşür. Güçlü olana taparlar. Güçlü olana yaranmak için her şeyi yaparlar. Mesela güçlü, torpilli, merkez müdürü ya da yardımcısı birileri varsa bu kişilere yakınlaşmak için kendilerini cansiperane bu kişilerin önüne atarlar. Birisi elektronik posta listesinde bunların söylediklerini mi eleştirdi, hemen tetikçiliğe soyunurlar. Yazık! Başka türlü var olamayacaklarını sanırlar. Güçlü olanın yanında olduklarında kendilerinin de güçlü olacağını sanırlar. Oysa hem kendileri hem de kendisini güçlü sananlar yanılmaktadır. Birlikte sadece bir sürüye dönüşmektedirler. Bilmezler ki:
“Sürü düştür. Ayıkken düş görmektir. “

Bilmez ki:
“Azken çokluk çokken azlıktan iyidir... Sürüsünü arayan koyun hiçliktir.”

[email protected]