Bunun varacağı yer Türkiye ilericiliğinin tarihini inkâr ve başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in kazanımlarından vazgeçmektir.

Helalleşme: Kiminle, nasıl, niye?

Türkiye, neresinden bakarsanız bakın enteresan bir ülke. Misal, bundan yaklaşık on yıl önce mevcut iktidara “demokrasi” adına canhıraş bir şekilde destek veren aydını, gazetecisi, akademisyeni, bugün yine “demokrasi” adına mevcut iktidarın tam karşısında konumlanabiliyor.  Dün rejimin inşasına en büyük katkıları koyanlar, bugün kendilerini “rejim muhalifi” diye pazarlayabiliyor. On yıl önce söyledikleriyle bugün söyledikleri, on yıl önce yaptıklarıyla bugün yaptıkları arasında yüz seksen derece olan bu toplamdan bir pişmanlık, bir özür, bir nedamet bekleniyor, “yanıldık” diyecekler mi diye soruluyor ama hayır, yok. Çünkü pişmanlık, özür, nedamet olmadan da, çünkü memlekette “yanıldık” demeden de muteber aydın, muteber gazeteci, muteber akademisyen olunabiliyor. 

Bu iktidar gelirken de giderken de en demokrat, en muhalif, en muteber olabilmek… Müthiş!  

Türkiye, evet sahiden de enteresan bir ülke. Mevcut iktidar, bundan yirmi yıl önce “muhafazakârların mağduriyeti”nden söz ederek iktidar oluyor, yirmi yıl boyunca “muhafazakârların mağduriyeti”nden bahsederek hegemonyasını kuruyor ve bugün hala, yirmi yıldır iktidarda değilmişçesine mağduriyet edebiyatı yapmaya devam edebiliyor. Öte yandan, bu iktidarın gidişinden daha önce hiç görülmemiş bir şekilde söz edildiği günlerde, iktidar adayı olanlar da iktidara gelebilmek için muhafazakârların mağduriyetinden ve onlarla helalleşmekten söz edebiliyor, siyasal pozisyonunu bunun üzerinden belirleyebiliyor.  

Yani bu iktidar gelirken de giderken de nasıl oluyorsa hep muhafazakârlar mağdur oluyor, hep onların gönlünün alınması, hep onların gönlünün çalınması gerekiyor. Sahiden de müthiş!  

Mevcut iktidara dün “demokrasi” adına destek verip bugün “demokrasi” adına karşı çıkan ama hep muteber kalmayı başaranların, dün de bugün de mağdur edebiyatının en büyük destekçileri olmaları ise tesadüf değil elbette, bu ikisi arasında ideolojik ve politik bir bağlantı var, bu ikisi arasında birbirine uzanan yollar var. 

Bu mağduriyet hikâyesinin yazarı bizzat kendileri çünkü: Türkiye tarihini merkez-çevre, vesayetçi elitler-dindar halk, devlet-toplum vb. ikilikler üzerinden okuyan bakış açısını İslamcılar tek başlarına icat etmedi; İslamcılar ve sollu sağlı liberallerin ortaklığının bir ürünü duruyor tam olarak karşımızda. 

Bu hikâyeye göre İttihatçılıktan Kemalizm’e uzanan ve yüz yılı aşkın süredir değişmeyen bir “devlet aklı” vardır. Bu akıl tepeden inmeci bir modernliği topluma dayatmıştır. Cumhuriyet, laiklik, inkılaplar hepsi tepeden inmeci bu aklın ürünüdür. Bu aklın sahipleri vesayetçi ve elitisttir, milletin değerlerine yabancılaşmıştır, tüm bunların neticesinde de yüz yıldır dindar halk kitleleri zulme uğramış, mağdur edilmiştir. 

Tam da bu nedenle bu hikâyede Türkiye’yi 1950’den beri yöneten Menderes’ler, Demirel’ler, Erbakan’lar, Özal’lar, yani genel olarak Türk sağının figürleri, “devlet aklı”nın tam karşısında konumlandırılmış, merkeze karşı çevreyi, devlete karşı toplumu temsil ettikleri iddiasıyla “milletin adamları” olarak görülmüş ve “demokrasinin yıldızları” olarak kutsanmıştır. 

Bu hikâye yazımının güncel siyasete yansıması ise daha düne kadar mevcut iktidara verilen destekte somutlaşmıştır. Bugün iktidarın en sıkı muhalifi olan liberal-muhafazakâr kalem erbabı, dün kendi yazdığı hikâyeye inanıp aynı iktidarı çevrenin, toplumun, dindar halk kitlelerinin temsilcisi olarak görebilmiş, Türkiye’yi demokratikleştireceği iddiası üzerinden “elitlere, batıcılara, vesayetçilere” karşı desteklemiştir.

Bugün Türkiye’de son yirmi yıl boyunca hiç konuşulmadığı kadar iktidarın gidişinden ve AKP-sonrasından söz edilmektedir ama dün AKP’nin akıl hocalığına soyunan bu hikâye yazıcılarına bugün de muhalefetin akıl hocalığı payesi bahşedildiği için, anlatılan hikâyenin özü değişmemektedir. Bu öz değişmediği için de “helalleşme”den söz edilebilmekte, “helalleşme” üzerine kurulu bir politik strateji benimsenebilmektedir.

Muhtemelen yapılan ilk açıklamaya gelen tepkiler nedeniyle, her ne kadar dünkü grup konuşmasında bileşimini ve kapsamını genişletmiş olsa da, Kılıçdaroğlu’nun helalleşmek istediği, işaret ettiği kesimin İslamcılar/muhafazakârlar olduğu açıktır. Kılıçdaroğlu merkez sağ bir parti hüviyetine büründürdüğü “yeni CHP”nin misyonuna uygun bir şekilde, “eski CHP”yi yukarıda sözünü ettiğim hikâyenin içerisine yerleştirmekte, hatta onu baş sorumlu olarak görmekte ve buradan yola çıkarak bir helalleşmeden ya da aynı anlama gelmek üzere üstü örtülü bir özür dilemeden söz etmektedir. Bu, CHP’nin ve ortaklarının AKP-sonrası Türkiye’ye dair tahayyüllerinin doğal bir sonucudur, çünkü bu tahayyül eski AKP’li yeni İYİP’li reklamcı tarafından hazırlanan “Ömer’in yolu” adlı reklamda da ifade edildiği üzere Türk sağının kodları üzerine kuruludur.  

Peki bunun varacağı yer neresidir? Bunun varacağı yer Türkiye ilericiliğinin tarihini inkâr ve başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet’in kazanımlarından vazgeçmektir. Bunun varacağı yer, özellikle 1946 sonrası devletle Türk sağı arasında ortaya çıkan antikomünist mutabakatı inkar ve dolayısıyla Türk sağını aklamaktır. Bunun varacağı yer, geçmişten bugüne bu ülkenin emekçilerine, devrimcilerine, ilericilerine, sosyalistlerine, Atatürkçülerine, Alevilerine, Kürtlerine, kadınlarına yapılanların, Doğan Öz’den Uğur Mumcu’ya işlenen siyasal cinayetlerin, 6-7 Eylül’ün, Maraş’taki, Sivas’taki kitle katliamlarının, yapılan özelleştirmelerin, gasp edilen kamu kaynaklarının, yoksulluğun, yolsuzluğun üzerinin örtülmesidir. Bunun varacağı yer, tarikatların, cemaatlerin, dinci gericiliğin çocuklardan, gençlerden çaldığı hayatların görmezden gelinmesidir. Ve bunun varacağı yer mevcut iktidarla ve onun ideolojisiyle hakiki, sahici bir hesaplaşmaya girişmemek, bir restorasyon aracılığıyla ülkeyi bir yirmi yıl daha yeni bir sağ iktidara teslim etmektir. 

Liberal-muhafazakâr kalem erbabının dün bize anlattığı hikâye yalandı ve bugün de yalan. Bu yalanın üzerine, “muhafazakârların mağduriyeti” yalanı üzerine, bunun üzerinden yapılan bir Türkiye tarihi okuması üzerine bir yarın kuramayız, bir gelecek inşa edemeyiz. İster iktidarda, isterse de muhalefette olsun, Türkiye’yi 1950’den beri yönetip hala mağdur edebiyatı yapabilen ve kendisini bunun üzerinden var eden Türk sağının bu ülkeye ve bu topluma sunabileceği ne bir yarın ne de bir gelecek vardır. Çıkış, solda ve solun değerlerinde, ilkelerindedir.  

Mevcut iktidarın gönderilmesinin öncelikli görev olması, Türkiye’nin bir kez daha sağa ve onun değerlerine teslim edilmesine karşı çıkmaktan ve sağcılık isimli deli gömleğini bir kez daha giymeyi reddetmekten vazgeçmek anlamına gelmediği gibi, buradan yola çıkarak yapılan “restorasyonun sol ayağı” olma planlarına dahil olmak anlamına da gelmez. Çünkü bunlar birbirinin karşısına konulamaz. Görevimiz, bu iktidarın gönderilmesiyle sağ bir restorasyon karşıtlığını ortaklaştıran, sentezleyen, buluşturan ama ayaklarını solun asla terk edilemez, asla vazgeçilemez ilkeleri üzerine basan, buradan asla taviz vermeyen bir siyaseti sahici bir seçenek haline getirmektir.