soL'a kızmayın, Sotloff'a da kızmayın, kızmanız gereken başkaları...

05/09/2014 Cuma
soL'a kızmayın, Sotloff'a da kızmayın, kızmanız gereken başkaları...

Çarşamba günü soL'da “IŞİD'in infaz ettiği Sotloff'un şüpheli bağlantıları” başlıklı bir haber yaptık. Haber, IŞİD'in kafasını keserek infaz ettiği ABD'li gazeteci Steven Sotloff'un, Matthew Van Dyke isimli bir ne idüğü belirsiz savaş kışkırtıcısıyla özel yazışmalarını aktarıyordu.

Sotloff, yazışmalarda David Enders isimli birisinin Nusra Cephesi tarafından yakalandığını ancak sonra Nusra'nın özür dilediğini, özrün ardından, Enders'in Nusra içine girdiğini vurguluyor ve ekliyor: "Sanırım püf noktası kaçırılmak. Eğer Nusra Cephesi'ni yanına çekersen iyisin demektir. Her şeyi onlar götürüyor gibi." Van Dyke de cevap veriyor: "Evet, en iyi bağlantılarımdan bazılarını gözaltına alındıktan sonra edindim."

Kimi okurlarımız, soL'un haberine tepki gösterdi. Haberin, gazetecileri şüpheli hale getirdiğini düşündü.

Tesadüf, aynı Çarşamba günü, editör arkadaşımız bu haberi yazdığı sırada, ben de soL'un ofisinin bulunduğu Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nin bahçesinde İngiliz bir gazeteci arkadaşımla sohbet ediyordum. Türkiye'deki IŞİD örgütlenmesiyle ilgileniyordu, soL'da çıkan haberler dışında etrafta pek bir şey bulamamıştı.

Ona gerekli bağlantıları kuracağımı söyledim, “Kocaeli'ne gitmem yeterli olur” dedi. Bir tuhaflık vardı, arkadaşımı yıllar önce Türkiye'ye geldiğinde tanımıştım, gördüğüm en meraklı gazetecilerden biriydi. Bakışlarımdan anlamış olmalı, “Antep'te başıma bir şey gelmesinden korkuyorum” dedi.

Haksız değil... Evet, Antep'te başına bir şey gelmez, kent (henüz?) o hale gelmedi. Fakat Suriye meselesinde gazeteciler o kadar büyük tehdit altında ki, Sotloff ve başkalarının başına gelen trajediler tüm gazetecilerin belleğinde yer etmiş durumda.

Gazetecilerin karşı karşıya kaldıkları tehlikenin büyüklüğünden konuşmaya başladık. Bir ara, biraz tereddüt ettikten sonra, bir öykü anlattı. Kendisi gibi İstanbul'da çalışan bir kadın gazeteci arkadaşına, çok ünlü bir ABD'li yayın kuruluşundaki editörü, yakın zamanda “IŞİD'e sızmayı deneyip deneyemeyeceğini” sormuş.

New York'ta oturan bir dangalak, “bomba haber patlatmak” uğruna, kadınlara yaklaşımının ne olduğuna dair belli ki doğru düzgün fikri olmamasına rağmen, muhabirine basbayağı bir katiller örgütüne sızması tavsiyesinde bulunuyor!

Sotloff'un da aynı motivasyonla “Sanırım püf noktası kendini Nusra'ya kaçırtmak” dediği ortada... Hatta, aynı motivasyon, başka bir nedenle daha Sotloff'un trajedisinde rol oynamış gözüküyor. Ben Taub, henüz Sotloff infaz edilmeden önce The Daily Beast'te yazdığı bir makalede, sonradan Yves Choquette olduğu ortaya çıkan bir serbest (freelance) fotomuhabirin yaptıklarına dikkat çekiyordu. Choquette, bir an önce Suriye'ye girebilmek için olduk olmadık herkesle bağlantı kuruyor, hatta Facebook'ta muhalif bayrağını profil fotoğrafı yapmış rastgele Suriyelilerle yazışıyordu! Choquette'in, sınıra birlikte gittiği Sotloff'un da kimliğini deşifre ettiği öne sürülüyor.

New York'taki editöre de, Sotloff'a da, Choquette'e de kızılabilir belki, ama asıl olarak bu motivasyonu yaratanlara kızılması gerekir.

Uluslararası medya kuruluşları arasındaki kıyasıya rekabet, her tür tedbirin elden bırakılmasıyla sonuçlanıyor. Daha önce Reuters'in, aslında El Kaide'ye katılıp intihar bombacısı olmak isteyen Suriyeli bir genci “serbest fotomuhabir” yaptığını, AFP'nin de Türkiye'deki kamplardan 15 Suriyeli militanı toplayıp, bir ay eğitim verip “serbest fotomuhabirler” olarak ülkeye gönderdiğini yazmıştık.

Oysa dışarıdan bakıldığında, bambaşka bir görüntü sunuluyor. IŞİD'in “yeni şeytan” ilan edilmesinden önce Suriye'de muhalifler aynı derecede vahşet uyguluyor fakat Batı medyası bunu tamamen görmezden geliyor, muhaliflerin “adil, barışçı devrimciler” olarak sunuyordu. Sonuç? 25 yaşındaki İngiliz vatandaşı Sunil Patel, daha önce mesleğe dair hiçbir eğitim almamış, hiçbir pratik yapmamış olmasına rağmen, gazeteci olmaya karar verip önce Irak'a sonra Suriye'ye gidiyor, defalarca ölüm tehlikesi atlatıyor ve dönüşünde bu aptalca kararın yol açtığı sonuçları anlatıyordu. (Patel'in, belki de, Suriye'ye gidip “başarılı olan” ve oradan haber yollayan muhabirlerden daha önemli bir konuyu, gazeteciliğin ne hale getirildiğini yazmış olması -ve hayatta kalmış olması- sevindirici.)

Niye böyle oluyor? Çünkü uluslararası medya kuruluşları hem olası bir tehlike durumunda sorumluluktan kaçınmak hem de daha az para ödemek için serbest muhabirlerle çalışmayı tercih ediyor. Savaş bölgelerindeki muhabirlerin büyük çoğunluğu bu durumda. Bir serbest muhabir, savaş bölgesine gitmeden önce Batılı bir yayının editörlerine yazmak istediği öykü için mektup yolladığında çoğunlukla “ilgilenmiyoruz” yanıtı alıyor. Gidip öyküyü yazdıktan sonraysa, tüm editörler yazıyı almak için çırpınıyor.

Para kazanmak ve -çoğu savaş muhabirinde olduğu gibi- ölesiye sevdiğiniz mesleğinizi sürdürmek için, en tehlikeli yerlere girmeli, en “bomba” öyküleri yakalamalısınız. Suriye'de, Irak'ta, Yemen'de, Somali'de sizin gibi binlerce meslektaşınız da aynı işi yapmaya çalışıyor ve piyasa, kıstaslara uymanızı bekliyor.

Kızacaksak hep beraber buna kızalım.