Ergin Yıldızoğlu Küba konusunda yanılıyor, daha kötüsü, yanıltıyor

28/12/2014 Pazar
Ergin Yıldızoğlu Küba konusunda yanılıyor, daha kötüsü, yanıltıyor

Geçen hafta Küba’yla ABD arasında varılan anlaşma tüm dünyanın olduğu gibi, ülkemiz sosyalistlerinin de gündeminde.

Konuyla ilgili yazanlardan biri de, eski soL yazarı, sevgili dostumuz Ergin Yıldızoğlu oldu. Yıldızoğlu, “Hoş Geldin Küba” başlıklı, iki bölümden oluşan yazılarında, bu anlaşmadan ve son yıllarda alınan kararlardan dolayı Küba’yı mahkum ediyor.

Daha doğrusu, ilk yazıda öyle görünüyordu. Yazının ikinci kısmı da yayımlanınca fark ettik ki, aslında Yıldızoğlu, Küba’yı “bu anlaşmadan ve son yıllarda alınan kararlardan dolayı” mahkum etmiyor, zaten başından beri mahkum etmiş, bu anlaşma sadece vesile olmuş. Çünkü Yıldızoğlu’na göre, merkezi planlamayla yönetilen bir ülke zaten sosyalist olamazmış, ikinci yazının sonunda konu buraya bağlanıyor.

Oraya geliriz, geliriz de, önce Yıldızoğlu’nun yazılarının giriş ve gelişme bölümlerini ele almamız gerekiyor.

Yıldızoğlu, yazılarına, Küba’yla ABD arasında varılan anlaşmanın “normalleşme” olarak kodlanmasına atıfta bulunarak, bu kelimenin TDK’daki anlamının “Aşırılığı, eksikliği ve taşkınlığı olmama... Kurala uygun, alışılagelen, olağan” şeklinde olduğuna dikkat çekiyor ve bunu, Küba’nın kapitalizme eklemleneceğinin işareti olarak yorumluyor.

Bu argümanın fazlasıyla zorlama olduğu aşikar. Zaten bu yüzden Yıldızoğlu da, hemen ardından, “Bu saptamayla ‘sinik’ bir sözcük oyunu yapmıyorum” demek durumunda hissetmiş kendini.

Fakat, sonrasında bu argümana destek olarak verdiği örnek, maalesef sadece yanılmadığına, aynı zamanda yanılttığına işaret ediyor.

Yazıdan aktarıyorum:

Aslında Küba, 2009 yılında Fidel’in Küba’yı ziyaret eden Amerikalı Gazeteci Jeffery Goldberg’e bir öğle yemeğinde “Küba modeli hâlâ başka ülkeler için geçerli mi?” sorusuna karşılık olarak “Bu model artık bizim bile işimize yaramıyor”... “ekonomide devletin ağırlığı çok fazla” sözleriyle açıkladığı gibi (The Atlantic, Eylül 2009) “normalleşmeye”, ekonomik modelini değiştirmeye 7-8 yıl önce karar vermişti.

Ne anlıyoruz? Fidel demiş ki, “ekonomide devletin ağırlığı çok fazla”.

Peki gerçek ne? The Atlantic’teki yazıyı açın bakın [ilgili bölümü yazının sonuna ekliyorum], Jeffrey Goldberg laf arasında Fidel’e “Küba modelinin hâlâ başka ülkelere ihraç edilebileceğini düşünüp düşünmediğini” soruyor, Fidel de “Küba modeli artık bize bile uymuyor” diyor. Belli ki ardından tekrar asıl konularına dönüyorlar. Goldberg’in o sırada yanında Julia Sweig isimli bir arkadaşı var, ki kendisi CIA bağlantılı düşünce kuruluşu CFR’nin Latin Amerika uzmanı, Goldberg sonradan bu Sweig’a Fidel’in sözünü hatırlatıp “sence neyi kastetti” diye soruyor, o da “Bence devletin ekonomide çok rolü olduğunu kastetti” diyor.

Yani… Yıldızoğlu, CFR uzmanının sözünü, Fidel’in sözüymüş gibi aktarıyor. Bu yakışıksız haksızlık, Yıldızoğlu’nun kendisinin de “acaba” dediği üzere, normalleşme konusunda “sinik bir sözcük oyunu yapıldığı” düşüncesini kuvvetlendiriyor.

Ardından Yıldızoğlu, Küba’da ekonomi alanında özel sektöre alan açan kararları eleştirirken, 2007’de Fidel Castro’yla James Petras arasında yaşanan tartışmaya atıfta bulunuyor. Ama sadece atıfta bulunuyor, ne Fidel’in ne de Petras’ın tam olarak ne dediğinden bahsediyor. [Fidel’in “Süper-Devrimciler” diyerek Petras’ı eleştirdiği makalesinin Türkçesini ilgilisi şuradan okuyabilir.]

Söz konusu tartışmanın yaşandığı dönem, ben de Havana Üniversitesi öğrencisi olarak Küba’da yaşıyordum. 2007’de iki Türk öğrenci Küba’ya gittiğimizde bize ilk şoku yaşatan, herhalde gidişimizin üçüncü günü olacak, yurttan arkadaşlarla Havana’yı gezdikten sonra otobüse binme sırasında birkaç hıyarın sırayı bozup çıkardığı kargaşa sonucu milletin birbirini ezmesiydi. Sonradan gördük ki, sıradışı bir durummuş bu, normalde insanlar sıraya riayet ediyorlar. Yine de, otobüsler aşırı doluydu ve herkes bundan şikayetçiydi.

Birkaç hafta sonra Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi’nden bizimle temas kuran yoldaşlarla toplantımızda durumu anlattığımızda, “Önümüzdeki aylarda bu sorunun nasıl giderek çözüldüğünü göreceksiniz” demişti. Gerçekten de birkaç ay içinde Çin’den binlerce yeni otobüs geldi, Venezuela petrolü yakıt stokunu artırdı, Havana’daki şehir içi ulaşım hissedilir derecede rahatladı.

Peki bu çözümde sadece uluslararası dengelerin mi rolü var? Hayır... Petras’ın eleştirdiği, eğitime ve sağlığa yapılan muazzam yatırımın diplomatik getirileri hep gözden kaçırılıyor. Küba’da dünyanın her yanından on binlerce burslu öğrenci vardır ama, sadece Çinlilerin binlerce Çinli öğrencinin kaldığı kendilerine ait bir yurt kampüsü var – ki adı da Tarara’dır, Çinliler de “r” sesini çıkaramadıklarından Talala derler, her seferinde gülüşme konusudur.

Küba sosyalizminin bugün önündeki en büyük sorun ekonomi. Çünkü Küba yoksul bir ülke. Ama emperyalizme bağımlılık nedeniyle muazzam kaynaklarını kullanamayan, örneğin Türkiye gibi yoksul değil... Adanın kaynakları da son derece kısıtlı. Ülkede bir süre yaşamadan bunun ağırlığını hissetmek pek mümkün değil. Gündelik yaşamın zaruri ihtiyaç maddeleri dahi kimi zaman market reyonlarında bulunamıyor. İnternet ve bilgisayar altyapısı eksikliği, bilgiye erişimi zorlaştırıyor. Ulaşım sorunu önceki yıllara göre hafiflese de halen çözülmüş değil. Bu durum turizmin yozlaştırıcı etkisini artırıyor, rüşvetçiliği, kayırmacılığı güçlendiriyor, devrim ideolojisine gönülden bağlı insanların her gün birşeylere lanet okumasını ve hayattan soğumasını beraberinde getiriyor...

Küba Komünist Partisi, uzun yıllardır en fazla bu soruna kafa yoruyor.

Ve bu sorunun en büyük kaynağı, “devletin ekonomideki rolü” falan değil, ABD ablukası. Yıldızoğlu nedense buna hiç değinmiyor, fakat anlaşmanın Küba açısından en büyük kazanımı, abluka fikrinin meşruiyetinin temellerine dinamitin konulmuş olması.

Evet, Obama abluka yasasını kaldırma yetkisine tek başına sahip değil... Ama, sadece buna işaret edenler, abluka yasasının nasıl işlediğini tam olarak bilmiyor. Yasa, Küba’yla ticari ilişki kuran üçüncü ülke şirketlerini de cezalandırıyor. Şimdi yasanın pratikte daha az uygulanacağı hissiyatı dahi Küba’nın dünyanın geri kalan tüm ülkelerinden mal alım satımlarını kolaylaştıracak.

Peki ekonomide özel sektöre daha fazla alan açılmasının tehlikeleri yok mu? Olmaz mı... Ama herkesin şunu anlaması lazım: Ekonomi bu haldeyken, Küba’da sosyalizm en büyük tehlike altındaydı. Ekonomi böyle gidemezdi. Sonunda Küba Komünist Partisi, ekonomide sermayeye birtakım tavizler vererek rahatlama yolunu seçti. Bunun ekonomik olarak doğru yol olup olmadığı, Küba’nın ekonomik durumuna dair çok kapsamlı çalışmalarla tartışılabilir. Ama bir şey yapılmak zorunda olduğu gerçeği tartışılamaz.

ABD’yle Küba arasında varılan anlaşmanın özü budur. soL Dergi’de de yazdık: İki taraf da savaşın bir pat durumuna geldiğini kabullendi ve savaşı yeni bir sahaya taşımaya karar verdi. Artık asıl savaş sahası ideoloji alanı olacak. Küba Komünist Partisi’nin en büyük sınavı bu: ekonomide sermayeye verilen tavizlerin, sosyalizm ideolojisine nasıl etki edeceği sürecini yönetmek. Tedirgin olmalı mı? Tedirginlik doğru kelime mi bilmem, ama temkini elden bırakmamalı...

Biz Yıldızoğlu’nun yazısına dönelim. Çünkü onun meselesi Küba bu süreci nasıl atlatacak değil, ona göre Küba zaten baştan beri yanlış yolda.

Yıldızoğlu, yazısının ikinci bölümünde asıl meramını anlatıyor. Şöyle başlıyor: “Dün SSCB’nin çöküşünü, Gorbaçev’in ‘ihanetiyle’ açıklayan kolaycılık, yarın Küba ‘sosyalizminin’ çöküşünü Raul’un ihanetiyle açıklayacak.”

SSCB’nin çöküşünü yalnızca Gorbaçov’un ihanetiyle açıklayan kimdir, gerçekten merak ediyorum. Sovyetik marksistler arasında hiç böyle birine denk gelmedim. Yıldızoğlu bunun kim olduğunu belirtmediği sürece, bu argümanın reductio ad absurdum, yani saçmaya indirgeme olduğunu kabul etmeye meyilliyim.

Ancak, kötüsü, Küba’yı yakından takip eden kimse, işi Raúl’ün ihanetiyle falan açıklamayacak, çünkü uzaktan bakanlar hâlâ “Castro ölünce bu iş biter” derken, yakından izleyenler Küba Komünist Partisi önderliğinin genç kuşağa geçmesi sürecinde artık neredeyse sona gelindiğinin farkında ve heyecanla yeni isimleri anlamaya çalışıyor. Küba tarihinin en zorlu yılında, 1991’de Merkez Komite’ye girdiğinde ayağında şort, uzun saçlarıyla metrelerce uzanan dondurma sırasında beklerken Santa Claralılar’ın parmakla gösterip “Bak bak, bizim vilayetin parti sekreteri işte bu genç” dediği Miguel Díaz-Canel, muhtemelen gelecek yılki seçimlerde başkanlığa aday gösterilecek. Eğitim Bakanı olunca her akşam derse girer gibi Havana Üniversitesi’ne gelen, Meclis toplantılarında ilk kez masasına laptop koyup çalışmayı seçtiği için gündem olan bu komünist, Miami’deki düşmanlarınca dahi “ideolojik olarak çok katı” olmak suçlanıyor.

Çok merak uyandırıcı şeyler oluyor Küba’da, kısacası… Belli ki yakında bunları daha ayrıntılı yazmamız şart.

Yıldızoğlu’ysa, Küba’nın bugününü, aslında tüm geçmişini mahkum etmek için kullanıyor. Meğer Küba, otoriter bir devletmiş, kalkınmacı kumanda ekonomisine bağımlıymış:

Bu ortamda [1960’larda – Y. G.], Küba’nın bağımsızlıkçı, halkçı, eşitlikçi rejimi, ABD emperyalizminin gizli-açık sabotajları karşısında ayakta kalabilmek için hızla merkezileşerek otoriterleşti, SSCB’nin ekonomik ve askeri desteğine, devlet mülkiyetine dayalı bir kalkınmacı kumanda ekonomisine bağımlı hale geldi.

Çünkü Yıldızoğlu’na göre, sosyalizmin merkezi planlama değil, “üreticilerin özyönetimi” ile işleyen bir ekonomiye sahip olması lazım.

Yazı çok uzadı, bu tartışmayı başka zamanlara bırakalım. Anlaşılıyor ki Yıldızoğlu, Küba’da son yaşanan gelişmeleri, aslında bambaşka bir teorik tartışmanın argümanı olarak kullanıyor. Böyle kullanınca da hem kendi yanılıyor, hem de okurunu yanıltıyor.

Demek ki Küba'yı daha fazla yazmamız gerekiyor. Ocak ayında, soL'da Küba sosyalizmini masaya yatıracağız.


Not1: Yıldızoğlu’nun Fidel’e atfettiği sözlerle ilgili The Atlantic makalesinde geçen özgün ifade şöyle:

But during the generally lighthearted conversation (we had just spent three hours talking about Iran and the Middle East), I asked him if he believed the Cuban model was still something worth exporting.

'The Cuban model doesn't even work for us anymore,' he said.

This struck me as the mother of all Emily Litella moments. Did the leader of the Revolution just say, in essence, 'Never mind'?

I asked Julia to interpret this stunning statement for me. She said, 'He wasn't rejecting the ideas of the Revolution. I took it to be an acknowledgment that under 'the Cuban model' the state has much too big a role in the economic life of the country.'


Not2: Bir süredir, ailedeki bir sağlık sorunu nedeniyle şehir dışındaydım. Yazılara da ara vermek durumunda kaldım. Okurlardan özür diler, yokluğumda ardımda bıraktığım yükü sırtlayan soL emekçilerine teşekkür ederim.