Yeni Paylaşıma Doğru TEVFİK ÇAVDAR

01/09/2008 Pazartesi
Yeni Paylaşıma Doğru TEVFİK ÇAVDAR

Önce genel kabul gören bir temenniyle başlayalım: İdrak ettiğimiz Ramazan Ayı hayırlara vesile olsun. Bu niyaza amin diyelim de, dünyada yükselen yeni paylaşım dalgasının ısıttığı havanın hayırlara vesile olacağına da inanmamız güç. ABD ve ondan esinlenen söyleme göre yeni bir soğuk savaşın eşiğinde bulunuyoruz. Keşke öyle olsa. Ama ne yazık ki değil.

Bir kere Soğuk Savaş, ABD ve müttefiklerinin 1917'lere kadar uzanan, Sosyalizme ve Bolşevik Devrimine yönelik yıkıcı saldırılarına karşı Sovyetler Birliğinin kendini koruma içgüdüsüne dayanan bir olgudur. Taraflardan biri savaş çığırtkanlığı yaparken Sovyetler barışı korumaya yönelik silahlanma çabalarıyla bir "dehşet dengesi"ni kurarak global bir savaşı engellemek istemiştir. Unutmayalım ki soğuk savaş döneminde, ülkemizde bile, barışı istemek ve de savunmak suçtu. Savaşı kışkırtan ABD ve yandaşları olmuştur. Kore ve Vietnam akıllardan çıkmasın. Bu kez durum farklı. ABD, Ortadoğu ve de Orta Asya petrol rezervlerine egemen olmak istiyor. Çünkü ülke ekonomisinin başat konumunu sürdürebilmesi enerji kaynaklarını denetim altına almakla mümkün. Irak ve Arap Yarımadası için sorun çözülmüştür. İran ve de Kafkasya sıradadır. Ukrayna ve Gürcistan renkli devrimleri bu amaçla gerçekleştirilmiş, Kuzey Karadeniz de bir tür ABD köprübaşı oluşturulmuştur. Romanya ve Bulgaristan ise hem NATO, hem de AB bünyesindedir. Yani Rusya'nın bu denize açılan sadece bir iki tatil kenti elinde kalmıştır. Bu açık bir meydan okumadır.

Ne var ki Sovyet Devriminin tüm ekonomik kazanımlarının mirasını, izlenmesi gereken bir süreç içersinde, kapitalist bir yapıya dönüştüren Rusya çeyrek yüzyıl içinde emperyal bir yapıya ulaşmıştır. Gelişme sürecini MAO sonrası Çin'e benzetmek hata olmaz. Özetlersek ABD'nin karşısında bugün barışçı Sovyetler yerine, paylaşımda ben de varım diyen bir emperyal Rusya vardır, Karadenizi ısıtan it dalaşı soğuk savaşın değil paylaşıma yönelik bir sıcak savaşın uvertürüdür.

ABD'nin Ortadoğu ve Orta Asya'daki politikası birinci Irak seferinden bu yana biliniyorken, bu ani sıcak tırmanışın nedeni nasıl açıklanabilir? Güney Osetya'nın, Abhazya'nın, hatta Acaristan'ın bağımsızlık istekleri yeni değildir. Şvarnadze'nin başkanlık döneminde bile bu doğrultuda çatışmalar eksik olmamıştır. Gürcistanın güney Osetya'ya yönelik son askeri operasyonu neden böylesine güçlü bir provokasyon etkisi yaptı?

Bu ve bunlara benzer soruların yanıtlarını bulabilmek için Kasım ayında yapılacak ABD Başkanlık seçiminin yarattığı kaygılara bir göz atmamızda yarar vardır. Seçim sürecinin başında Demokrat Partinin Neo-Con'ların güdümündeki Cumhuriyetçi Partiyi ağır bir yenilgiye uğratacağı tahmin ediliyordu. Kamuoyu araştırmaları da bu tahmini doğruluyordu. Sonra Obama'nın "Değişim" sloganıyla gündeme giren yükselişine tanık olduk. Obama adeta bir kurtarıcı gibi tanıtılıyor ve de kabul ediliyordu. İşte bu noktada Bush ve ekibi yeni bir oyunu sahneye koydu. ABD'nin kurulu düzeninin sahipleri de Obama'dan rahatsızdılar. Nitekim onu dizginleyecek, deneyimli, kıdemli senator Joe Biden'i Başkan yardımcısı adayı olarak kabul ettirdiler. Ne var ki Denver'de Demokrat Parti Kongresinin yapıldığı günlerde bile Obama, Cumhuriyetçi Aday McCain'in iki puan gerisindeydi.

İran ve Karadeniz krizi ABD seçimlerin yapılacağı Kasım ayına kadar adım adım tırmanacaktır. Bu arada İran belki de daha sıcak bir bölgeye dönüşecektir. Seçim sonucu krizde hafif durağanlaşma eğilimleri görülse bile, bölge olası bir paylaşım odağı olma özelliğihi koruyacaktır.

Türkiye'nin bölgedeki konumu, gelecekte yeni sorunların ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Bunların başında 1936 Montreux antlaşmasıyla çözüme kavuşmuş olan Boğazların statüsü gelmektedir. ABD ve NATO, 1950'lerden bu yana bu antlaşmadan rahatsızlığını her vesile ile dile getirmiştir. Türkiye üzerindeki baskılar bundan böyle daha da artacaktır.

Osmanlı imparatorluğu döneminden bu yana Boğazlar ülke dış politikasının her zaman öncelikli gündemini teşkil etmiştir. Bağımsızlık savaşını izleyen Lozan Barış Antlaşmasında bu sorun, boğazların iki yakasında askerden arıtılmış bölgeler yaratılarak, deniz trafiğinin serbestleşmesi şeklinde çözülmüştü. Nitekim 13 Ekim 1925 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, bu bağlamda, şöyle bir haber yer almaktadır: "Karadeniz Boğazı gayri askeri mıntıkasının tahdidi. Boğazların gayri askeri mıntıkasını tahdide memur komisyon Karadeniz Boğazının Anadlu cihetini tahdit etti". Haberde sözü edilen uluslar arası komisyonun, kıyıdan belirli uzaklıkta saptadığı sınırlar içersinde, yani boğazların iki kıyısında Türk askeri görev yapamamıştır. Ancak 1936'da Montreux sözleşmesinin yürürlüğe girmesiyle askerlerimiz boğaz bölgelerine girip, yerleşebilmiştir. Son kriz bu sözleşmenin yeniden tartışılmasını gündeme getirmiştir. Bu, Türkiye'nin egemenlik ve bağımsızlığına bir anlamda kısıtlama getirmeyi de amaçlayan bir yaklaşımdır.

Böylesine ateş ve barut kokan bir badireden Türkiye kendisini nasıl sıyıracak? "Acemiler mangası"nın sınırlı ve dışdan güdümlü politikaları "özgür strateji"lere yol açabilecek mi. Enerji konusunda Rusya ve şimdide İran'a bağımlı olan bir hükümetin hareket alanı geniş olabilemez. Buna bir de NATO faktörünü eklediğinizde elimizin pek rahat olmadığı ortaya çıkar.

Krizin bu aşamasında yeni genelkurmay başkanı Orgenaral Başbuğ'un devir teslim törenindeki konuşması daha bir düşünmemize ve de kaygılanmamıza neden oldu. Orgenaral Başbuğ, TSK'nın Mustafa Kemal'e, laikliğe, Cumhuriyet ilkelerine olan bağlılığını bir kez daha öne çıkardıktan sonra, şu noktayı altını çizerek belirtiyor: "TSK ile ABD silahlı kuvvetleri arasındaki işbirliği ve anlayış mükemmel seviyededir. Bu nedenle önemli görevlerimizden birisi de bu işbirliğinin korunmasıdır.Türk - Amerikan ilişkileri iki ülkenin ortak değerleri üzerine inşa edilmiştir köklüdür ve tarihidir. Bugün bu ilişkiler iki ülke için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye'nin ABD ile olan ilişkileri belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır". Fikret Bila, bu yaklaşımı, "Başbuğ'un bu sözleri, AB konusunda olduğu gibi Türkiye'nin rotasını vurgulamaya yönelikti" şeklinde yorumluyor. Haklı. Ne var ki eğer rotamız bu doğrultuda ise konuyu daha bir düşünmemiz gerekir.

Açık olan şudur ki Türkiye, bunalım karşısındaki stratejisini bağımsız olarak belirleyemeyecektir. Önümüzdeki aylar, dünyayı sarsacağı gibi bizi de ünlü deyimiyle silkeleyecektir. Gel de, bu koşullarda, Kırım savaşının ünlü türküsünü hatırlama: "Sivastapol önünde yatan gemiler".

ÖNCEKİ YAZILARI

Cinayeti görmek 15/10/2012 Pazartesi
Sansür 08/10/2012 Pazartesi
Cehalet dizboyu 01/10/2012 Pazartesi
İpin ucunu kaçırmak 17/09/2012 Pazartesi
Çöküş ve çözülme 10/09/2012 Pazartesi
Kulak arkası 03/09/2012 Pazartesi
Kuvvetler sorunu 27/08/2012 Pazartesi
Açık Görüş 20/08/2012 Pazartesi
Hariciye 13/08/2012 Pazartesi