İstanbul Üniversitesi’ne şaşırılır mı?

03/08/2012 Cuma
İstanbul Üniversitesi’ne şaşırılır mı?

İstanbul Üniversitesi'nin (İÜ) Baltalimanı'nda sosyal tesisleri var. Burası, ülkede tek üniversite olduğu yıllarda, İÜ’ye tahsis edilmiş bir bakıma tüm üniversitelilerin ortak mekanı. Zaten günlük uygulamada da bu tesisler, diğer üniversitelerin mensuplarına da açık bir yer.

Anımsarsınız İÜ’de AKP yandaşı rektörün olmadığı günlerde Başbakan bu tesisleri İÜ’den geri almak istemişti de, akademisyenlerin bir bölümü ayağa kalkmıştı. Burası, Osmanlıdan kalma, deniz kenarında ve yemek servisi de yapılan bir mekan.

Son günlerde, orada yemek yemek ya da bir başka amaçla yer ayırmak isteyenler ilgili web sitelerine baktıklarında, şatafatlı bir reklam niteliğinde düzenlenmiş web sayfasıyla karşılaşıyorlar. Sayfanın sol kenarında, ayrı bir köşede ve “Günün Sözü” başlığı altında şu yazıyı okuyorlar: “Niçin dini emirleri yapmıyorsun? Eğer ahirete inanmıyorsan ve hazırlanmıyorsan onu dünya karşılığında satıyorsan bu hâl ahmaklıktır. Çünkü sen ikiye bire karşılık değişmezsin. İmam-ı Gazali- vefat 1111” (http://www.istanbul.edu.tr/sosyaltesisler/index.php).

Bu web sayfasını okuyan kişinin meşrebine göre, değişik davranışlar ortaya çıkıyordur herhalde! Cemaatçi bir kişi web sayfasını açıyorsa, büyük bir olasılıkla, bizim Bülent Arınç gibi, “Hey büyük Allahım, verdikçe veriyor!” deyip şükür namazına duruyordur.

Web sayfasını açan kişi cemaatçi olmayıp din ile bilimi, dini mekanla eğitim ya da eğlence yerlerini birbirinden ayıran bir kişiyse, yine büyük bir olasılıkla, şaşırıp kalıyordur. Üstelik o mekan, (şimdilik olsa da) içki servisi yapılan bir mekan.

Şimdi temel soru şu: Bu kişi şaşırmakta haklı mı değil mi?

Biliyorsunuz İÜ, ilk üniversitemiz. İÜ’nün geçmişine bakıldığında (bkz. Yükseköğretim Sistemimiz, Ütopya Yayınevi) bazı zikzaklar olsa da, 1980’li yıllara kadar üniversitenin genelde ileriye gittiği görülüyor. İÜ, Darülfünun adıyla ve “bilimi ve fenni öğrenmeye hevesli olanlar ve bu hususta sivrilerek, padişahın yakınında görev almak isteyenler” için 1863’te açılıyor. Darülfünun müdürü Hoca Tahsin Efendi, bir fanus içine güvercin koyarak deney yapıyor güvercin havasızlıktan ölüyor. Medrese çevreleri bu olay üzerine Darülfünunu dinsizlikle suçluyor. Kimileri, bu kurumun 1865’te kapatılmasını, bu suçlamaya bağlıyor. Bu kurum, 1870’de yeniden açılıp Türkçe eğitime başlıyor. Bir yıl sonra, aydınlanma karşıtlarının etkisiyle kapatılıyor. 1874’te, Darülfünun-u Sultani adıyla açılıp 1882’de ekonomik nedenlerle yeniden kapatılıyor. 1890’da, bu kez Darülfünun-u Şahane adıyla bir daha açılıyor.

II. Meşrutiyet ve Osmanlı Meclisi’nin yeniden açılışı, bu okulun öğrencileri tarafından coşkuyla karşılanıyor. Balkan savaşlarından sonra Osmanlı Almanlara yanaşınca, üniversiteye Alman hocalar geliyor. Tıp fakültesi birinci sınıf öğrencileri, topluca Çanakkale Savaşı’na katılıyor. İÜ öğrencileri, İzmir’in işgali üzerine, öğretim üyeleriyle birlikte protesto düzenliyor. 1919’da üniversiteye bilimsel özerklik veriliyor. Sivas Kongresi’ne katılan öğrenciler, “Biz buraya ‘manda’cılığı tartışmaya gelmedik” diyor. Kızlarla erkekler ayrı ayrı okurken birlikte okuma fikri bu üniversite öğrencileri arasında yeşerip onların zorlamasıyla 1921’de uygulamaya dönüşüyor. Öğrenciler, Kurtuluş Savaşı’nı küçük düşürücü sözler söyleyen kimi öğretim elemanlarını protesto edip dersleri boykot ediyor. Darülfünun, 19 Eylül 1922’de Mustafa Kemal’e ve 7 Kasım 1922’de de İsmet Paşa’ya, Kurtuluş Savaşı ve bağımsızlığın kazanılmasına yaptıkları katkılar nedeniyle, ‘fahri müderrislik’ unvanı veriyor.

Cumhuriyet’in beklentilerini karşılamakta yavaş kalan darülfünun, 1933’te kapatılıp İÜ adını alıyor. Hitler rejiminden kaçan Alman hocalarla bilimsel alanda ilerlemeye başlıyor. 1940’larda Tan Gazetesi’ne saldıran medrese kafalılar içinde bu üniversiteliler olsa da, aynı yıllarda bu üniversitenin üniversitelerarası kuruldaki temsilcileri, bu kurulun B. Boran, N. Berkes, P. N. Boratav gibi akademisyenleri meslekten çıkarmasını engelliyor(1). Demokrat Parti’nin Anayasa’ya aykırı olarak bir Tahkikat Komisyonu kurmasına önce, 28 Nisan 1960’da, bu üniversite rektörü ve öğrencileri karşı çıkıyor. 1968 ve 1978 üniversite gençliğinin önemli bir bölümünü bu üniversitenin öğrencileri oluşturuyor.

Bu arada, özellikle edebiyat fakültesindeki muhafazakar yapı bozulmuyor, artarak ve yayılarak devam ediyor. Bu üniversitede Necip Fazıl Kısakürek hayranları yetişiyor. 16 Şubat 1969 Taksim’de (Kanlı Pazar), 1 Mayıs 1977 Taksim’de ve 16 Mart 1978’de İÜ’nün çıkışında öğrencilerin katledilmesi olaylarında bu üniversitenin sağcı öğrencileri de rol alıyor. Ve de bu üniversite, 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren, yüzbinlerce kişinin işkenceden geçmesine, hukukun katledilmesine ve üniversitenin aşağılanmasına neden olan Kenan Evren’i, 2 Aralık 1982’de “fahri hukuk doktoru” ve “fahri hukuk profesörü” unvanlarıyla onurlandırıyor! O gün sesini çıkarmayan ülkenin en köklü üniversitesi, ilelebet sessizliğe mahkum oluyor. Bu üniversite, en çok oy verdikleri kişi rektör atanmayıp ikinci sıradaki kişi (şimdiki rektör) atanınca da, sesini çıkaramıyor. Şimdiki rektör, Başbakan’a, 3 Temmuz 2009’da, dünya barışına yaptıkları katkılar ve ‘Medeniyetler İttifakı’ çalışmalarından dolayı, “fahri doktora” unvanı veriyor. Üniversite yine sesini çıkaramıyor.

Şimdiki rektör, yaptıklarının mükafatını önce YÖK üyeliğine ve sonra da TÜBA üyeliğine getirilerek görüyor. İÜ akademisyenlerinin sessizliklerinin mükafatı da, şimdilik, Gazali’nin yukarıdaki sözleri oluyor!

Şaşılacak bir şey mi var?

Sesini çıkaramayanlar için esas şaşılacak şeyler sırada, her şeyin bir zamanı var!

[email protected]

1. Bu akademisyenleri yetkili akademik kurulların kararıyla meslekten uzaklaştıramayanlar, mecliste 6 Temmuz 1948 tarih ve 5239 sayılı Ankara Üniversitesi Kadroları Kanunu’nu çıkarıp ilgili kişilerin kadrolarını iptal ettirip bu kişilerin boşta kalmalarını sağlıyorlar.