Eğitimde vizyon balonu (IV)

21/12/2018 Cuma
Eğitimde vizyon balonu (IV)

‘2023 Eğitim Vizyonu’ belgesini hazırlayan bakan, fırsat buldukça eğitim konularına “Sayın Cumhurbaşkanının baktığı çerçeveden bakıyoruz” diyor. Sayın Cumhurbaşkanının ise, eğitim ve kültür alanına, özetle dinin ve kininin davacısı olacak gençlik yetiştirme, imam hatipleri yüceltme ve de 1400 yıllık İslam medeniyeti çerçevesinden baktığı biliniyor. Bu belgedeki söylemlerin bir kısmı, bu çerçeveyle örtüşmediği gibi, belgedeki cek-cak’larla, bakanlığın eylemleriyle ve gerçeklerle de uyuşmuyor! Bu tür söylemler, belgenin balon niteliğini pekiştiriyor. Bu söylemlerle eylemler/gerçekler arasındaki fark açıldıkça, balon daha da şişiyor. Örneğin belgenin sunuş bölümünde;

“21. yüzyılın hayatın her alanında hızlı bir değişimi beraberinde getirdiğine şahit olmaktayız. … İnsanoğlunun bugüne kadar sahip olduğu, geçmişi binlerce yıla dayanan bilimsel ve kültürel birikim kimi zaman yaşananları açıklamakta yetersiz kalabilmektedir” deniyor! Oysa Cumhurbaşkanı 1400 yıllık medeniyetten söz ediyor. 

“… eğitimin muhtevasını, sadece endüstrinin ihtiyaçlarını dikkate alarak belirlemeyi öngören yaklaşımın zorlayıcı hâkimiyetini, aynen kabul etmek de doğru olamaz. Teknolojiye duyulan ihtiyaç ve pazar koşullarının dayattığı tüketim alışkanlıkları, insanoğlunun giderek kendine yabancılaşma sürecini” tetikliyor deniyor! Bunları, Talim ve Terbiye Kurulu başkanı iken, “Girişimci öğrenci yetiştireceğiz” diyerek Avrupa Birliği’nden aldıkları ilköğretim izlencesini uygulayan kişi söylüyor. Bunları, 652 sayılı KHK ile resmen “rekabetçi öğrenci yetiştirmeyi” hedefleyenlerin bakanı söylüyor. Üstelik aynı sunuş bölümünün ileriki sayfalarında, pazar koşullarına uygun bir ekonomimizin olduğunu bile bile, “Demokrasi ve ekonomiyle bütünleşmiş bir eğitim anlayışı, Türkiye’nin her alanda atılım hareketini başlatacağı ve sürdüreceği temel platformdur” deniyor!

“Türk Millî Eğitim Sistemi’nin nicelik ve erişimle ilgili sorunlarının birçoğunu geride bıraktığımız şu günlerde, önümüzdeki döneme ait nitelik devrimini gerçekleştirmek konusundaki kararlılığımızı, tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır” deniyor! Oysa zorunlu öğrenim çağı çocuklarımızın önemli bir bölümünün okula gitmediği ve önemli bir bölümünün de okulu terk ettiği biliniyor. Ayrıca, imam hatip okullarına, meslek liselerine ve de açıköğretim okullarına gitmek zorunda kalan çocuklarımızın önemli bir bölümünün, kişisel yeteneklerine uygun eğitim fırsat ve olanaklarına erişme şansını yitirdikleri de biliniyor. 

“Bugün eğitim ekosisteminin evrensel ölçekte kafa yorması gereken asıl sorular, ‘Bildiklerimizle, öğrendiklerimizle ne yapabiliyoruz, ne olabiliyoruz? Verilen eğitim nasıl bir dünyaya yol açıyor?’ olmalıdır” deniyor! Öğrencileri, günlük sorunları din kitabına ve hadislere göre çözecek öğrenci yetiştirmeyi hedefleyen 2017 öğretim izlencesinin ve bu doğrultuda yazılmış ders kitaplarının değiştirileceğinden söz edilmediği gibi bunlara küçük bir eleştiri bile getirilmiyor. Üstelik bakanın sağ kolu durumunda olan Talim ve Terbiye Kurulu başkanı, ders kitaplarını eleştirenleri, “Bozgunculuk yapıyorlar” diye MİT’e şikayet ediyor.   

“Çocuklarımız için eğitimi değişik kelimeler ve kavramlarla tartışabiliriz. Yeter ki ebeveynler, öğretmenler, sivil toplum kuruluşları, özel sektör, medya, üniversiteler ve diğer tüm paydaşlarımız, bir müşterekte ve gayede buluşabilsinler” deniyor! Belgenin felsefe bölümünde de, “Evrensel bakış, sağlam bir eğitim sistemi için temel şart olan toplumsal mutabakatı kolaylaştırır. Mutabakat olmadan zemin olmaz” deniyor! Oysa bu belge de, günümüz eğitim sisteminin yapısını belirleyen 4+4+4 yasası da, eğitimle ilgili diğer yasalar da, 2017 öğretim izlencesi de, toplumsal mutabakatın hiç ama hiç aranmadığı yöntemlerle uygulamaya konmuş bulunuyor. Bırakın geçmişi, bu belge hazırlanırken de, şimdiki bakan zamanında alınan kararlarda da, gerçekleştirilen uygulamaların da toplumsal mutabakatın zerresi bulunmuyor. 

Belgenin ‘2023 Eğitim Vizyonu Felsefesi’ bölümünde de, örneğin; 

“Eğitim sistemimizin zemin bulamamasının en temel nedenlerinden biri, eğitimi herkesin haklılığını savunduğu bir zemin üzerinden tartışma geleneğidir. Toplumun her bir parçası, kendi anlayışını tüm topluma hâkim kılmaya çalışmaktadır. Böylelikle gerçeği bölmeye çalışarak beşerden insana yolculuğun olgun bir şekilde seyretmesi sekteye uğratılmış olur. Dolayısıyla yaşadığımız çağın meydan okumalarına karşı gerekli tüm hazırlıklarımızda, eğitim meselesinin ideolojik olmaktan çıkartılması ve pedagojik zemine oturtulması şarttır” deniyor! Oysa AKP iktidarında eğitim alanında (4+4+4 yasasının çıkarılması, yönetmelik değişiklikleri, bakanlığın diyanet ve gerici kuruluşlarla yaptığı işbirlikleri, geçenlerde gerçekleştirilen her okula mescit protokolü gibi) geçekleştirilen dönüşümleri çoğu pedagojik değil ideolojik dönüşümlerdir. Bu belgede de, piyasacı anlayışın zararlarına değinilse de, çözümün eğitim sisteminin piyasacı ekonomiyle örtüşük hale getirilmesinde aranması da ideolojiktir. Belgeye göre piyasacılığın olumsuz etkilerinin maneviyata/dine sarılarak önleneceğini sanılması da ideolojiktir. Okulların zorla imam hatibe dönüştürülmesi de, Yerel mahkemelerle AİHM’nin kararlarını hiçe sayıp kimilerinin tekeline aldığı Sünni-Hanefi inancının herkese zorunlu olarak dayatılması da ideolojiktir. Bakanlığın laik ve bilimsel anlayışları öne çıkaran demokratik kitle örgülerinden fersah fersah uzak durması da ideolojiktir.  Eğitimci bir bakanın toplumu bu denli kandırmaya kalkışması ise, bir trajedidir ve de ülkenin en büyük talihsizliklerinden biridir. 

Belgede, “Çocuklar arasındaki farklılıkları doğal bir zenginlik olarak gören öğretmen duygusal güveni, fiziksel hijyeni ve bilişsel merakı birleştirerek bir fidana su verircesine sözü geçen tutku ve cesareti güçlendirir. Çocuğun varoluşu köklenir. Aksi takdirde çocuklara bir şey enjekte edilmeye çalışıldığı anda doğal eğilim kaybolur, çocukta saklı olan müfredat değil yetişkinlerin normatif kalıpları gündeme gelir. Fidanın büyümesi ve gelişmesi için gerekli olan doğal habitat bozulur” denmesi de balon ötesinde bir trajedidir. Çünkü eğitim sistemi (öğretim izlencesinden ders kitaplarına, okul-içi etkinliklerden okul-dışı etkinliklere, çocuklara okutulan kitaplardan yandaş medyanın yaygın eğitim etkisindeki yayımlarına kadar) baştan aşağı, çocuklara enjekte edilen her şey, küçük bir azınlık olan yetişkinlerin çağdaş anlayış ve değerlerden çok uzak olan normatif kalıplarıdır. 

Belgenin ‘Temel Politikamız’ bölümünde de örneğin, “Okul, çağın ihtiyaçlarına uygun gerçek kimliğini bulduğunda o kurumda ekip olma, üretme ve insanlık bilinci artacaktır. Bu süreçte en kritik aktör okul yöneticisidir. Yönetici hem okulun mevcut kapasitesini yok edebilecek hem de çok sınırlı imkânlardan hayal ve hayat üretebilecek kişidir. Okulun kimliğini bulma aşamasında her okul, yöneticisi kadar okuldur. Bu nedenle yetkinin ötesinde okul yöneticisinin okuldaki çocuktan veliye kadar güvene ve uzmanlığa dayalı etki gücü belirleyicidir” deniyor! Hemen arkasından, “6 yaşında çocukla evlenilebilir” diyen Nurettin Yıldız'ın kitaplarını dağıtan kişi okul müdürlerinin amiri olacak bir göreve getiriliyor. 

Belgenin ortaöğretim bölümü, “Bilimsel becerilere sahip bireylerden oluşan toplumlar, diğerlerine göre belirgin bir güce sahiptir” cümlesiyle başlıyor. Sonra bilimsel beceri kazandırmayla ilgili hiçbir cek-cak’a yer verilmeyen belgede, ideolojik olarak imam hatipler göklere çıkarılıyor. Örneğin “imam hatip okullarıyla yükseköğretim kurumları arasında iş birliği geliştirilecektir” denmekle yetinilmiyor, “evrensel karakteri güçlendirilecek İmam Hatip Okullarının millî bir model olarak başka ülkelere örnek olma potansiyeli artacaktır” deniyor! Okullarda, din derslerinin değil de bilimsel becerileri geliştirecek derslerin azaltılacağından ve okullar arası farkın azaltılacağından (dolayısıyla okulların imamhatipleştirileceğinden) söz ediliyor. 

Belgeyi okudukça, balon şişiyor; balon şiştikçe, laik-bilimsel-kamusal kanallar daralıyor. 

[email protected]