Bir dokun bin ah dinle!

02/03/2007 Cuma
Bir dokun bin ah dinle!

12 Eylül sonrası Milli Eğitim Bakanlığı’nda (MEB) sürdürülen komisyon çalışmalarından birinde sevgili Galip Karagözoğlu, “Eğitim, yalnız eğitimcilere bırakılamayacak kadar önemli bir konudur” deyince, bu söylemi birden herkes benimseyivermişti. Hadi, 1950’lerden bugünlere nasıl geldiğimizi bir yana bırakalım ve biran için, herkesin daha kolay anımsayacağı 1980’lerden günümüze gelişimizi düşünelim. Hâlâ “Eğitim yalnız siyasetçilere bırakılamayacak kadar önemli bir konudur” demeyişimize hayret ediyorum. Çünkü, “bir dokun bin ah dinle”olayı, işin içine eğitim girdiğinde çoktan “bir dokun milyon ah dinle”ye dönüştü. Eğitimden, bakanda dertli YÖK’de; müdür de dertli öğretmenler de; öğrenci de dertli veli de, kısaca eğitimle ilgili herkesin bir derdi var.

AKP’nin bakanı olmaktan kendini bir türlü kurtaramayan Milli Eğitim Bakanı, işleri AB/DB kaynaklı ve yönlendirmeli projelere havale ediyor; bugün ilköğretim programlarını AB’nin beklentilerine göre değiştirip uyguluyor; yarın, ortaöğretimi de yine onlarla halletmeye hazırlanıyor; “Küreselleşmenin önünde durulamaz; (AB’nin istediği) girişimci öğrenci yetiştireceğiz, eğitimin hedefi AB’de de çalışacak elemanlar yetiştirmektir” diyor. Aklı fikri, herkesi Sünni Hanefi yapmak, toplumu dincileştirerek teslimiyet içine atmak. Bakan, tüm il ve ilçe milli eğitim müdürleri ile okul müdürlerini imam hatip ya da ilahiyat kökenlilerden atasa, yaramaz öğrencileri açıköğretim okullarına sürse, tüm öğretmenleri ücretli olarak karın tokluğuna çalıştırırken özel okullardan hizmet satın alsa, Cumhurbaşkanı, sendikalar ve Danıştay bu çabalarına taş koymasa, rahat edecek. 

Anamalcı 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının uygulayıcısı 12 Eylül 1980 darbesinin ürünü olan YÖK’ün derdi, içine düştüğü aymaz durum. YÖK olarak, baştan Türk-İslam sentezine he diyeceksiniz; üniversiteleri zaptu rapt altına alacaksınız; üniversiteleri Türk-İslam sentezi yandaşı kadrolarla donatacaksınız; din kültürü öğretmenini ilahiyatta yetiştirmeye ve o öğretmenlere ilköğretimde Türkçe ya da Sosyal Bilgiler derslerine girme hakkı vereceksiniz; toplumun İslamlaşması için epey emek harcayacaksınız. Bütün bunlar yetmeyecek, paralı eğitimi, vakıf üniversitelerini, sermayedarın hizmetine girecek “girişimci üniversiteyi” savunacaksınız; başkaları kadar anamalcı, ABD’ci, AB’ci, DB’ci (ne varsa) olacaksınız; hatta dün öğretmen yetiştirmeyi havale ettiğimiz DB’ye bugün mesleki yükseköğretimi havale edeceksiniz. Sonunda, bu yaptıklarınıza benzer konularda AKP ile dalaşacaksınız; ister istemez, bugün dalaştığınız AKP ile, TÜBİTAK’ta olduğu gibi, en geç gelecek yaz sarmaş dolaş olmaya başlayacaksınız; Olacak iş mi?

Okul müdürü, öğrencilerden yeterince para toplayamamaktan, faşist eğilimlerini yeterince okul yönetimine yansıtamamaktan, öğretmenden, öğrenciden dertli. Son yıllarda bir de AKP ile aynı anlayışta olduğunu gösterme derdi çıktı. Cuma namazına mı gitmeli, uygun sendikaya mı girmeli; şu gazeteyi mi bu gazeteyi mi okumalı; Kuran-ı Kerim ile dini içerikli kitapları ofiste şuraya mı koymalı buraya mı? Temel sorular bunlar şimdi. Bir dert de varlıklı aileleri memnun etmek, bol katkı yapan veli çocuklarını ayrıcalıklı sınıfta toplamanın yolunu bulmak!

Öğretmenin aklı fikri geçinmeye odaklı, aldığı ücretle ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. Evi ve/ya da arabası olmaması, yaz tatili yapamaması, çocuklarına iyi bir gelecek hazırlayamaması yanında, Diyanet İşleri Başkanı tarafından sadaka ve fitre verebilecek kesim içinde sayılmasını içine sindiremiyor. Sonra da, kimileri bu öğretmenden, “fikri hür, vicdanı hür” öğrenci yetiştirmesini bekliyor! Rütbelenmesi, sisteme giderek yabancılaştırılması, özgürce örgütlenip hakkını arayamaması, öğrencinin tembelliği ve okul yönetiminin kösteklemeleri yetmezmiş gibi, eğitimde gözlenen eşitsizlikleri engelleyememesi de canına tak ediyor. Bir derdi de, eğitim fakültelerinde beklediğini bulamadığı gibi hizmetiçi eğitimlerin de boş çıkması.

Öğrencinin en büyük derdi okula gitmek, okul çıkışındaki coşkuları bunun en tipik göstergesi. Evde-okulda, her yerde, şunu yapma bunu yap, o yasak bu yasak denmesinden şikayetçi. Çalışsa “inek”, hakkını korusa “mafya” ve sessiz kalsa “pısırık-ana kuzusu” denmesine kızgın. Soru sorsa terslenmekten, sessiz kalsa tembel yaftasından, yanlış birşey söylese “sen adam olmazsın”damgasından, çalışsa da başaralı olamamaktan, başkalarıyla karşılaştırılmaktan, istediği okula ve istediği alana gidememekten, ne olduğundan ne olacağından, giyiminden-kuşamından ve cebindeki harçlıktan dertli.

Velinin sorunları da farklı. Okulda merhaba deyince, çocuğunun durumunu öğrenmek isteyince, okul sorunlarıyla ilgilenmeye kalktıkça, para istenmesinden sıkkın. Parası olan veli, okumayan çocuğunu zorla okutmaktan; yoksul veli de, okuyan çocuğunu zorla okutmaktan bıkkın. 

Eğitimle ilgili tüm dertleri yazmaya kalkışsak sayfalar yetmez de, “Merhaba” derken, benim derdim şu: Peki, ben şimdi ne yazacağım?