Türkiye’de de 'güvenli bölgeler' mi?

10/04/2017 Pazartesi
Türkiye’de de 'güvenli bölgeler' mi?

İş çok büyük. Arka planı var. On yıllardır gündemde olan planlar bunlar. Hâlâ daha reel sosyalizmin dünya sistemine getirdiklerini etkisizleştirmeye çalışıyorlar. Ekim’in 100’üncü yılında, yineleyelim: O aşıyla oluşan dokuyu tümüyle sökülüp atmak için uğraşıyorlar. Olmuyor.

Uğraşanlardan biri şu ünlü William Lesley Clark. Malum, Avrupa’daki Amerikan kuvvetlerinin ve Kosova savaşının da başkomutanıydı.

İşte bu Clark, 2007 yılında San Francisco’daki Commonwealth Club’da yapılan bir toplantıda, açık yüreklilikle söylemiş, aslında, şimdi burada ayrıntısına girmeyeceğimiz 1980’lerin başındaki bir İsrail senaryosunu (“Lübnanlaştırma”) izleyeceklerini, 30 yıl falan sonra da olsa, ilan etmişti: Clark, internette de rahatça bulunabilecek bu konuşmasında, bilenler bilir, 11 Eylül saldırılarından hemen sonra Amerikan yönetiminin kabul ettiği acil planı anlatıyordu. Washington, askeri güç de kullanarak, 7 Müslüman ülkenin hükümetlerini değiştirme kararı almıştı. Bu ülkeler Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran’dı.

Gerçi tam bir başarıdan söz edilemez. Ama, sadece ahmakların inandığı bir “üst akıl” falan değil, dünya emperyalist sisteminin işleyiş mekanizmaları idi masada duran.

Bölgenin küçültülmesi gerekiyordu: “Parçacıklar siyaseti”.

Hâlâ da öyle.

Ne mi oluyor?

Türkiye’nin neredeyse merkezinde bulunduğu bir siyasal coğrafya, hızla Balkanlaştırılıyor. Bu alanda epey yol alındığı ortada. Suriye meselesi bu hesapların ortasında duruyor.  Türkiye de sırada.

Bu nedenle, hani neredeyse, Çinli bilge Sunzi’nin (bizde daha çok Sun Tzu diye biliniyor) “doğrudan merkezdeki büyük güce değil, onun boş bıraktığı alanlara saldır” ilkesiyle hareket ediyorlar.

Türkiye’yi merkezde değil, artık kenardaki bir güç olarak gördükleri anlaşılıyor. Uzun süre böyle değildi. Belki de askeri gücünün bağımsız cumhuriyet deneyimini ve felsefesini bir biçimde içermesi nedeniyle fazla dikkatli hareket ettiler. Daha doğrusu SSCB faktörü nedeniyle itina gösterdiler. Ancak, bugün bile rakamlar malum: Dünyanın en büyük silahlı personel gücüne sahip 5 ülkesinden biri hâlâ Türkiye. İsveç merkezli Sipri’nin tablolarına göre, ABD, Rusya, Çin ve Hindistan’ı, 411 bin aktif ordu mensubuyla Türkiye izliyor. Silahlı kuvvetlerin dış görünümü böyle. 82 milyonluk Federal Almanya’nın aktif ordu mevcudu 180 bin. Bu rakamlar kuşkusuz gerçek ve vurucu güç göstergesi değil. Ama bir kenarda dursun.

Türkiye her durumda ilk beşte. Ateş gücü neredeyse sıfırlanmış, felsefesi hamur edilmiş, etkisizleşmiş ordusuyla sonuna, daha doğrusu duvara doğru çılgın bir hızla ilerliyor. İslamcı-etnik küçük mafya cumhuriyetlerinin bu coğrafyada sahne alacağına kesin gözüyle bakılırken bile, bu tablo önemli.

Türkiye, Suriye’den sonra sırada, dedik.

Emperyalist sistem, tüm çelişkileriyle, sorunları küçültmek için, bölgede Türkleri, Arapları ve Kürtleri birbirine düşürmesi gerektiğini biliyordu. Bunda ciddi bir mesafe kaydetti. Örneğin tek ve “Büyük Kürdistan” falan değil, çekmecelerde birden çok Kürt cumhuriyeti senaryosu var. Bunlar birbirleriyle ve Türklerle, özellikle de Araplarla cebelleşecek, bölgede kan gövdeyi götürecek. Arap dünyasının parçalanması sürecek. Türklerin bölünme kaderi artık zaten engellenemeyecek kadar kapıda. Yani büyük bir coğrafyada, hemen kangrene dönüşecek böyle yaralar açılıyor. Acımasızca. Bölgeye nasıl egemen olmasınlar?

Peki, olur mu?

Kolay mı?

Tamam, dünya bir ticaret savaşından geçiyor. Kimilerine göre, örneğin geçen haftalarda son kitabı “Der schmale Grat der Hoffnung” (Umudun Dar Sırtı) Fransızcanın hemen ardından Almancada da yayımlanan İsviçreli 83’lük “resmi sosyalist” Jean Ziegler’e göre, resmen Üçüncü Dünya Savaşı’ndayız. Böyle bir dünyada Trump’ın egemen bir ülkeyi pervasızca bombalamasından doğal ne olabilir? Ama işleri o kadar kolay değil.

Sadece Kuzey Kore yolundaki ABD uçak gemisini anmak bile yeterli, durumun vahametini anlamak için.

Suriye veya Irak, fark etmez...

Şunu görelim: Demek yakın bir gelecekte, Türkiye’nin birçok bölgesi, BM falan dinlenmeden böyle bombalanabilecek. Türkiye’nin İslamcı siyaset sınıfı Suriye’de güvenli bölgeler veya uçuşa yasak bölge kurulması için çırpınıp duruyor ya, aslında yakın bir gelecekte Türkiye’nin birçok bölgesinde benzeri alanların açılabileceğinin de farkında. Biliyorlar.

Hissediyorlar.

Çöküşün telaşı, vahşi hayvanların ateş korkusu gibi, bunları iyice canavarlaştırıyor; her şeyi yıkıyorlar.

O nedenle pervasızlaştılar.

Bir şey çok açık: Türkiye’nin çökertilmesi yakın çevresiyle birlikte 100 milyonluk bir nüfusu doğrudan, tüm Avrupa ve Yakın Doğu’yu da dolaylı olarak etkileyecektir. Bunlar çok büyük birimler.

Emperyal başkentler bunun farkında.

O nedenle parçacıklar siyasetini (“Lübnanlaştırma” veya “Balkanlaştırma”) mutlaka bizim insanımıza da yutturmak zorundalar. İslamcılık ve etnik delirme (Türkçülük, Kürtçülük) bunun için en iyi silah. Ama bu silahları kullanabilmek için kendisini solcu olarak satan liberal sürüye de ihtiyaçları vardı. O sürünün (tüm döküntüleriyle “Belge’li Birikim Gericiliği”) kendisinden beklenen görevi yerine getirdiğini iyi biliyoruz. Şimdilerde paçayı kurtaranlar Avrupa’da refah ve siyaset arıyor.

İyi de, ne oluyor?

Merkezkaç kuvvetlerin harekete geçmediğini kim söyleyebilir?

Emperyalist sistemin iç çelişkileri de işliyor. Misal: Alman seçimlerinde SPD’nin umut gibi sunulan umutsuz vakası Martin Schulz, pazar günü Die Welt’te Suriye’deki meselenin ancak Avrupa tarafından çözülebileceğini iddia ediverdi. Avrupa olarak meseleye uygun araçlarla müdahale etmezlerse, ABD’nin, Rusya’nın ve Suriye’nin komşularının bu işin altından kalkamayacağını “bağırdı” hazret. Bu, Trump ABD’sine yönelik bir istiskali içermiyor mu? Şimdilik alttan alarak ve fazla da açık etmeksizin...

Biz, bize bakalım: 200 yılı bulan Türkiye ve Türkçenin aydınlanma/ilerleme tarihinin, aydın ve sosyalist hareketimiz üzerinde tamamen etkisiz kalacağını kim iddia edebilir? İlerici ve büyük ölçekli bir cumhuriyet düşüncesi, bu toprakların en önemli kazanımlarından. Dokuya işlemiş. Silemiyorlar. Parçacıklar siyasetinin Türkiye duvarına çarpması gibi bir olasılık da var.

17 Nisan’dan itibaren yeni bir alana giriş yapacağımızı göreceğiz. Durum vahim, tamam, ama umutsuz da değiliz, olamayız.